logo

reklam

Çınar

Çınar

çınar ağacı

Atımı sürüp dağlara yöneldiğimde bir çocuk büyür içimde. Sanki yeni baştan doğarım, kâinat yeniden yaratılır, tomurcuklarını yeni açar çiçekler, gökyüzü masmavi aydınlığıyla görünür hep gözüme, ağaçlar rengârenktir, dağlara salınmış köpekler bile dik başlıdır ulu sesli ve mağrur.

Mekanik atların ruhsuz ve sevilmeyecek kadar sıradan nesne olduklarını ancak bir ata bindiğinizde anlarsınız. Onunla kurduğunuz bağ ve üzerindeyken aldığınız hissiyat ancak binince anlaşılacak bir şeydir. O sizi taşımaz sizinle taşınır, o bir makina değildir, o yüreğinizdeki sizi bir canlıyla nasıl olmanız gerektiği noktasında eğiten önemli bir öğretmendir. Kokusu vardır, ses verir, fedakârdır, yoldaştır, sizi terk etmez. Onun üzerinde kendinizi miraca yükselir gibi hissedersiniz. Çünkü onun dörtnala koşuşu bir muştu gibi yüreğinize muazzam bir his verir. O sizin için koşar, sizinledir, sizi taşır, görevlidir. O yüzden atlar bir başkadır tıpkı dağlar gibi. Anlatılmaz yaşanır, söylenmez hissedilir.

Ulu dağda bir çınarım vardır benim çok az insanın bildiği yaşlı bir çınar. Onunla tanıştığımdan beri hep ziyaret ederim. Kimseyi götürmem yanımda. Atımın motorunu susturur susturmaz o muhteşem uğultusuna kapılırım. Ses kesilir, gürültü biter, cümle hayvanat ve insan çıkar hayatımdan. Tarihten gelir sesler, uğultu içinde ince bir yol bulurum, girdikçe içine gittikçe giderim. Ben giderim o gelir, ben gittikçe o iter. Nasıl tarif edebilirim bu hissiyatı, nasıl tarif edilebilir ki sadece ilah ve insan. Bu bir övünme değildir. Her insanın yaşaması gereken ilahi bir buyruktur. İnsanın yalnızlaşması insan olma yolunda önemli bir adımdır. Kendini tanıma, acizliğini bilme, Rabbinin azametini görme ancak böyle mümkün olabilir. Bir sevgili gibidir on yıllık dostum bu ulu çınar. Önce koklarım, uğultusuyla konuşur arada bir koca gövdesine çektiği rüzgârı içime çekerim. Çoraplarımı çıkarıp yalın ayak etrafında bir kaç tur attıktan sonra zirveden aşağı doğru bakan kuzey cephesine yönelir usulca dibine doğru uzanırım. Ses kesilir, insansızdır her yer, canlılar sadece secde ederler, tespih attadır cümle çiçek ve böcek. Kendimi çok aciz ve boş yaşayan biri olarak görürüm hemen. Heybesine çöpten yiyecekler değil ‘çöp’ ten giyecekler toplayan zavallı bir adam gibi görürüm kendimi. Ömür dediğimiz şey kaç seneki. Hayat o kadar kısa iken nasıl dinlenmez çınar. İnsan nasıl olurda yalnızlığının farkına vardırmayan yalnızlıkları keşfetmeden yaşayabilir. İnsan yalnızlığının farkında olmak istiyorsa arada bir sürüden ayrılmalıdır. Hira’yı anlamalıdır. Mağaraya, çınara, kuytu köşeye anlıkta olsa çekilmelidir, sığınmalıdır. Kendini kendiyle yüzleştirmelidir insan. Şehrin insanı karmaşalar içindedir, kafası karışık ve mutsuz. Yalnız gezmenin nasıl bir haz olduğunu pek bilmez. Şehrin insanı yüzleşmeyi bilmez, yüz yüze geldiğinde bile karşısındakinin yüzüne bakmaz.  İnsanlar itikâf diye bir kavramı bile doğru düzgün tarif edemezler. Düşünsel olarak bile yoktur bizde böylesi bir terbiye. İtikâf, yalnızlık ve sessizlik, Allah ile hem hal olmak kaybolmuş kavramlardır. Sürüler halinde gezer, sürüler halinde düşünür, sürüler halinde yaşarız. O yüzden kusurumuz çoktur, hayatımızı heba edecek her şeye yöneldiğimiz halde hayatımızı kurtaracak şeyleri hiç düşünmeyiz, aramayız, yokluğundan müteessir olmayız.

Zira insan eskiden hayat bulmak için dağlara çıkardı şimdi ise sadece suya iner oldu o yüzden çözüldü, eridi, yok oldu…

Fatih Alim Daşpınar

Etiketler: » » » » » » » » » » » » »
Share
3022 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.