logo

reklam

Devletin Tanımı

Devletin Tanımı

 

 

İnsanoğlu yeryüzünde yaşamaya başladığı tarihten itibaren belli bir düzen ve hiyerarşi içinde hayatını devam ettirme ihtiyacı hissetmiştir. Aileden başlayarak küçük gruplar halinde ve sosyolojik bağı olan toplulukları meydana getirmiştir. Belirli bir düzeni ve kuralları olan bu gruplar, giderek büyümüş ve sonunda devlet denilen sistem içinde yaşamaya başlamışlardır. Kargaşayı ve anarşiyi ortadan kaldırmak için hayatın her safhasını düzenleyen kurallar koymuşlar ve bunu da toplumun genel iyiliği için yapmışlardır.

Toplumun iyiliği için ortaya konulan düzenlemeler, tarihin her döneminde tartışılmış, fakat halkın geniş kesimlerince kabul gördüğü oranda da meşrulaşmıştır. Kısaca söylemek gerekirse, insanoğlunun ortaya koyduğu bu teşkilatlanma, devlet ve getirdiği düzen, insanların kabuller dünyasında benimsenmesi oranında uzun ömürlü olmuş, vatandaşlarını daha mutlu yaşatabilmiştir.

Devlet kavramını araştıran ve tanımlayan birçok düşünür, bu düzenin, insan iradesinin bir sonucu olarak ortaya çıktığı konusunda birleşmişlerdir (*** Esen, Bülent Nuri; Anayasa Hukuku – Genel Esaslar – Ankara 1970, s. 102). Klasik Fransız hukukçuları, devletin, milletin hukuki kişilik kazanmış bir şekli olduğunu belirtirler (***Kapani, Münci; Politika Bilimine Giriş, Ankara 1975, s.16). Kelsen, devletin, yürürlükteki etkili normlar sistemi olduğu görüşündedir. Devletin, ülke, insan topluluğu ve iktidar olmak üzere başlıca üç ana unsuru bulunur (***Kapani; a.g.e. s.16). Devlet bu temel direkler üzerine bina edilir. Bunlardan birisinin yokluğunda ise devletten söz edilemez.

Hegel, devlete çok büyük önem atfetmiş, adeta tanrılaştırmıştır (***Başlıca temsilcileri Eflatun, Aristo, Schilling (1775–1845), Von Savignege (1770–1861), Spencer (1820–1903), Espinosa (1844- 1922)). Marksistler ise devleti bir sınıf yapısı olarak görmüşlerdir. Tarihi maddeciler, devleti ekonomi ve üretim ile ilgili bazı münasebetleri düzenleyen bir kuvvetler topluluğu şeklinde düşünmüşlerdir (***Okandan, Recai Galip; Devletin Menşei, İstanbul 1945, s. 57–63, Bu akımın başlıca temsilcileri; Senaca (4–65), Haller (1768–1854), Marx ( 1818–1885), Engels ( 1820–1894) ).

Vatan denilen belli bir toprak parçası üzerinde, belli bir birliği olan, ferdî arzuların üstünde ve vatandaşlar tarafından otoritesi kabul edilen, bir iktidara ve hukuk düzenine sahip, sosyal, siyasi ve hukuki teşekküle, devlet denir. Belli bir toprak parçası üzerinde ve belirli sınırlar içinde yaşayan insan topluluğu, istikrarlı bir siyasi yapı, teşkilat ve müesseseleşmiş bir iktidar kurarak (*** Cin, Halil; Atatürk ve Hukuk (Milli Hâkimiyet ve Atatürk), Ankara 1982, s. 121), tüzel kişiliği olan bir sistem ortaya koyarlar (***Esen; a.g.e. s.93).

Toprak, ülke ya da vatan, devlet hâkimiyetinin kullanıldığı veya uygulandığı yerdir (***Arsel, İlhan; Anayasa Hukuku (Demokrasi), İstanbul 1968, s.6.) Bu çevre içinde bulunan bütün varlıklar, hukuki ve hükmi şahıslar, devlet hâkimiyeti ve otoritesinin hükmüne tabi olmak mecburiyetindedirler. Burada, ülkede yaşayan insan topluluğuna duyulan ihtiyaç ortaya çıkmaktadır. Bu insanlar, aynı soydan aynı milletten meydana gelebileceği gibi, çeşitli halklardan da oluşabilir. Ülkede yaşayan insan topluluğu, belli bir sosyolojik ve kültürel değerler sistemine sahip, geçmişi ortak ve geleceği de paylaşmak isteyen fertlerden oluşuyorsa bir milletten söz edilebilir. E. Renan milleti, ortak geçmişi olan ve birlikte yaşama arzusu gösteren insan topluluğu olarak tarif etmiştir. Bu tanım en kısa ve öz, dünyada genel kabul gören değerlendirme olarak benimsenmiştir (***Taneri, Aydın; Türk Kavramının Gelişmesi –Ne Mutlu Türküm Diyene– Ankara 1982, s.7.).

Devletin sınırları içinde, tek veya çeşitli millet, ırk ve dinlerden meydana gelebilen bu insan topluluklarına karşı, devletin bir otoritesi, bir hâkimiyeti söz konusu olmaktadır. Belirli bir ülkede ve o ülkede yaşayan gerçek ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan hâkimiyet, devletin kişiliğine bağlı ve ondan ayrılmayan asli ve en yüksek hukuki iktidar veya kuvvettir. Hâkimiyet, en yüksek emir ve yaptırım gücü olan bir hiyerarşi silsilesi şeklinde de ifade edilebilir (*** Kubalı, Hüseyin Nail; Anayasa Hukuku Dersleri –Genel Esaslar ve Siyasi Rejimler- İstanbul 1974, s.44.). Bu tür otoriteye, genellikle; hâkimiyet, egemenlik, iktidar, devlet kudreti (*** Cin; a.g.e. s.120) gibi adlar verilmektedir.

Max Weber, iktidarın, üç ana kaynaktan doğmuş olmasına göre meşru olabileceğini belirtmektedir. Dayandıkları meşruluk temeline göre, yeryüzünde, gelenekçi, hukuki ve karizmatik olmak üzere üç devlet otoritesi tipi mevcut olmuştur (*** Kapani; a.g.e. s.61.). Siyasi iktidara itaat, onun doğruluğu ve haklılığı ile ya da meşruluğu hakkında kabul gören inançla doğru orantılıdır.

Bertrand Russel, fizik bilimindeki enerji kavramı ile sosyal bilimlerdeki iktidar kavramını birbirine benzetmektedir. Weber, iktidarı, sosyal ilişkiler çerçevesinde, bir iradenin, ona karşı gelinmesi halinde dahi yürütülebilmesi imkânıdır şeklinde tarif etmektedir (*** Kapani; a.g.e. s.25). Toplumda düzenin ve genel iyiliğin gerçekleşmesini hedef alan, ideal ve pozitif hukuku kavrayan hak ve adalet duygusunun emrindeki kuvvete de siyasi iktidar denilebilir (*** Kubalı; a.g.e. s.21.).

Burada karşımıza iktidar şekilleri çıkmaktadır. Bunlardan biri, merkezi ve ferdileşmiş siyasi iktidardır. Bu iktidarın en önemli karakteristik özelliği ise onu kullanan kurul, sınıf, zümre veya kişinin tekelinde bulunan bir hak olması ve şahsileşmiş bulunmasıdır.

Dinî bakımdan da totem inancı zayıflamış, yerini ruhlar ve atalar ruhu inancı, daha sonra da çok tanrılı ve nihayet tek tanrılı cihanşümul dinlerin hâkim olduğu toplumlar ortaya çıkmıştır (*** Kubalı; a.g.e. s.24).

Bir diğer iktidar şekli de müesseseleşmiş siyasi iktidardır. Kökleri bakımından, tarihî ve sosyolojik bir gerçek olarak kendiliğinden meydana gelmiştir. Bu tip iktidar, tabii, fakat aynı zamanda medeni insan ve toplumların bilgi, tecrübe ve düşüncesine dayanan, pratik ihtiyaç ve gayeleri karşılayan, bu sebeple de bir dereceye kadar rasyonel, idari ve hukuki bir iktidar şeklidir.

Siyasi iktidarın müesseseleşmesi, bir hak olarak şahıslardan ayrılıp, tarafsız bir kuruma mal edilmesi demektir, ayrıca şahıslardan arındırılması da gerekir. Bu tarafsız müessese devlettir. Bütün müesseselerini kurmuş ve belli bir düzen içinde çalışan devlete de hukuki devlet denir. (*** Kubalı; a.g.e. s.25)

Necati Yüzüak

Etiketler: » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » »
Share
375 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.