logo

reklam

Lütfen Rahatsız Etmeyin

Lütfen Rahatsız Etmeyin

lutfen-rahatsiz-etmeyin

“Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor merhum Ali Şeriati. Rahatsız oldum cümlesinden. Bana anlatmak istediği şeyler aklıma geldi. Ne yalan söyleyeyim, rahatsız etti beni. Aslında ne kadar rahatlık varsa hepsine sahip olmak isterken bir de bakarsın araya “dank!” diye bir gülle girmiş, seni de beni de allak bullak etmiş, sıkıntılı bir cümle. Bazen hayatın boyunca aklına gelir, çileden çıkarır seni.

Ayetler de böyle. Mekke’de bazı insanlar gelen ayetleri duymamak için yolunu değiştiriyordu. Hz. Peygamberi görünce kızaran, bozaran, suratını ekşiten, midesine kramplar girenler, kulaklarını tıkayanlar, kaçanlar olmuyor muydu? Özellikle Mekki ayetleri ve ilk yılların ayetlerini incelediğinizde rap rap diye sert basan kısa cümleler duyarsınız. Ahenk kafiye göze kulağa hitap eden dehşet cümleler sarsar zihinleri.

Rahatını bozan şeylerden, seni sıkıntıya sokacak hallerden birer birer kurtulmak hedefiyle geçiriyorsun zamanı. Ne o öyle, rahatsızlık veren şeyi öğrenme ve hayata geçirme gayreti?

“Bana rahatsızlık verecek şeyler neler olabilir?” sorusuna vereceğim şıkları sıralamam çok şık olmasa da maddeleştireyim.

Geçim kıtlığı mı?

Hastalık mı?

Çevremdeki dostlarımdan, özellikle sevdiklerimden uzaklaşmak mı?

Hastalık, evet. Geçim kıtlığı, evet. Ayrı düşmek, evet. Bu üçü de ciddi rahatsızlık verebilir bana. Aslında o başka birşeyden bahsediyor gibi, akıl ve bilgi bağlamında sesleniyor ve diyor ki “Bildiklerini ve hayat akışını yeniden gözden geçir” Bildiklerini bir yana şöyle ayrı bir yere oturtup onu başka zamana atıyorum. Hayat akışını gözden geçirdin mi “Orda dur” diyor insan kendine. İşte rahatsızlık burada gizleniyor sanki. Zira diğerleri zaten insan hayatında dünya coğrafyasında en çok rastlanan sıkıntılar. Kafanızı kaldırın şöyle haritalara hatta ilk insandan bugüne bakın her yerde her zaman diliminde üç aşağı beş yukarı benzer şeyler yaşanıyor veya yaşanmış. Çok mutlu tabloların çizildiği batı dünyasında bile bu belirtilen sıkıntılar yaşanmıyor diyebilir miyiz?

Oysa rahat etmek denince akan sular duruyor. Şu çocukları bir büyüteyim, şu işleri genişleteyim, emekli olayım bağı bahçesi olan bir köy evim olsun, şu tatile bir çıkayım, şu maçı bir kazanalım, şu finali bir izleyeyim, şu yemeği yapsana, şu seçimi bir kazansak, şu arkadaşlarla şuraya gitsek, hafta sonu olsa da kumandanın canını çıkarsam arasında iç içe daha da sıkışmış bir düzenin yolcularıyız sanki. Ne güzel bir cümlemiz var bizim.

SIKINTIYA GELEMEM.

Sıkıntıya da haliyle gidemem.

SIKINTI bana gelirse def ederim.

Ben yoruldum, hayat gelme üstüme diye son zamanlarda sık sık dinlediğim bir türkü var. Mümin SARIKAYA ne güzelde söylüyor, hayat yoruyor işte.

Peki, neden yoruluyoruz? Koşturmaktan dostlar, koşturmaktan. Uzun yolculuklardan sonra oteline varan seyyah kapı koluna hemen takar kartonu “DO NOT DISTURB” der, dinlenecektir önce.

Bizde çok yorgunuz. Bu yüzden sanat, konferans, vakıf, kitap, sinema, konser, misafir ağırlama, misafir olma gibi insanı yoran işlerle hiç işimiz olamıyor maaesef. Dava, kavga, ideal gibi terimler zaten can çekişiyor.

Daha müreffeh bir hayata nasıl ulaşabilirimin koşturmacasından neye vakit kalıyor ki şu kısacık hayatta? Biz gençken şöyle şöyleydik diye anılarımızı anlatmak çok da eğlenceli oluyor zaten.

Ali Şeriati “Rahatsız etmeye geldim” dese de, “Kusura bakma” demek, çok zor da değil, değil mi?

Serdar Çil

Etiketler: »
Share
1093 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.