logo

reklam

Manalara Suret Giydiren Adam: Necip Fazıl Kısakürek

Manalara suret giydiren adam: Necip Fazıl Kısakürek

necip fazıl kısakurek 

Kelimeler manalara giydirilen kalıplardır. Bazıları sözü bedene elbise gibi giydirirken, bazıları da cesedin üstündeki deri misali solgun bırakırlar. Necip Fazıl, dili bedene elbise gibi giydirmişti.

Çağının, bedeninin ve ruhunun yalnızı… Yıllarca aradı; kâh hakikatin uzağında kâh kıyısında kâh içinde olarak… 1904’te İstanbul’da Çemberlitaş taraflarında dört katlı, ahşap, büyük bir konakta doğduğunda doktorlar yaşamaz demişlerdi. Kafası gövdesinden büyük, bu çilekeş adam; kelimeleri, eşyayı, zamanı, mekânı ve oluşu bilinen yüzleri ile yaşamakla kalmayacak, onların ötesinde, özünde ve üstündeki sırrı ve hakikati de yaşayacak ve dördüncü boyutun şiirini söyleyecekti. Kimdi bu adam?

Duygu yüksekliğinin zirvesine çıkan, hayal âleminin sınırlarını zorlayan, görünenin ardını araştıran, yaşamayı yazmakla özdeşleştiren, eşyaya ruh veren, eşine az rastlanan üstün sezgi yeteneği, tasavvufi düşüncedeki enginliği ve metafizik derinliğiyle yarını fetheden bu adam; eserleri, fikirleri, şiirleri ve hayatı ile Türk edebiyat tarihine damgasını vuran Necip Fazıl Kısakürek’ti.

Kelimeler manâlara giydirilen kalıplardır. Bazıları sözü bedene elbise gibi giydirirken, bazıları da cesedin üstündeki deri misali solgun bırakırlar. Necip Fazıl, dili bedene elbise gibi giydirmişti. O, konuşurken ve yazarken manalar adeta özgürlük çığlıkları atar, düşünceler boşalan bir çağlayan gibi hürriyetine kavuşurdu.

necip_fazil

Kimisi için Necip Fazıl, geleneksel Türk şiirinin söyleyiş imkânlarını modern şiirin biçimleriyle tekrar çoğaltmasını bilmiş, duru Türkçenin temsilcisiyken, bazısı için o, birey olma kaygısını tasavvufi arayışının potasında eritebilmeyi başarmış bir zekâdır. Fakat hangi yönden yaklaşılırsa yaklaşılsın Necip Fazıl, Türk edebiyatının temel taşlarındandır. Necip Fazıl’ın sanat ve mücadele serüvenini anmaksızın vücuda getirilecek her Türk edebiyatı tarihi çalışması yarımdır, eksiktir.

“Ne hasta bekler sabahı,

Ne taze ölüyü mezar.

Ne de şeytan, bir günahı,

Seni beklediğim kadar.

—– o —–

Hayattan canlı ölüm,

Günahtan baskın rahmet;

Beyoğlu tepinirken ağlar

Karacaahmet.”

islam sairi necip fazıl kısakurek

1915 yılında annesinin hastalığı yüzünden ailesiyle birlikte Heybeliada’ya taşınan Necip Fazıl’ın şair olmaya karar vermesi de o günlerini ve şair olmaya karar verdiği hastane odasını Çile isimli şiir kitabının önsözünde şöyle anlatır:

“Şairliğim on iki yaşımda başladı. Bahanesi tuhaftır:

Annem hastanedeydi. Ziyaretine gitmiştim… Beyaz yatak örtüsünde, siyah kaplı, küçük ve eski bir defter… Bitişikte yatan veremli genç kızın şiirleri varmış defterde… Haberi veren annem, bir an gözlerimin içini tarayıp:

— Senin dedi; şair olmanı ne kadar isterdim!

Annemin bu dileği bana, içimde besleyip de on iki yaşıma kadar farkında olmadığım bir şey gibi göründü. Varlık hikmetimin ta kendisi… Gözlerim, hastane odasının penceresinde, savrulan kar ve uluyan rüzgâra karşı, içimden kararımı verdim:

– Şair olacağım!

Ve oldum.

O gün, bugün, şairliği küçük ve âdi hasisliklerin üstünde gören, onu idrakin en ileri merhalesi sayan ben, bu küçük ve âdi bahaneyi hiç unutmadım.”

(Necip Fazıl Kısakürek, Çile, “Takdim, Şiirlerim ve Şairliğim”, Büyük Doğu Yayınları, İstanbul, Mart 2004, s. 9-10.)

İmzası, yaşından fazla kitabın kapağını süsleyecek, henüz yirmi dört yaşındayken “Kaldırımlar Şairi” olarak şöhretin zirvesine çıkacak, 26 Mayıs 1980’de Türk Edebiyat Vakfı tarafından Sultanü’ş Şuara yani “Şairler Sultanı” beratıyla ödüllendirilecek ve 60 yıl boyunca adeta durup dinlenmeden başta şiir olmak üzere tiyatro, hikâye, roman, makale, fıkra gibi değişik türlerde şaheserler ortaya çıkaracak edebi yaşamı işte bu tuhaf bahane ile başlamıştı.

Necip.Fazil_.Kisakurek

Şiiri “Mutlak hakikati aramakta, fevkalâde sarp ve dolambaçlı fakat kestirme ve imtiyazlı bir keçi yolu” olarak gören Necip Fazıl, sadece şiir yazan biri olarak kalmamış aynı zamanda şiirin mahiyeti üzerinde de çalışmıştır. 1946’dan itibaren İdeolocya Örgüsü başlıklı seri yazıları arasında yer alan, Büyük Doğu Dergisi’nde kısım kısım çıkan ve daha sonra Sonsuzluk Kervanı (1955) isimli şiir kitabı içinde bir araya getirilen Poetika bölümünde Necip Fazıl, şiirin ve şairin hususiyetlerini, niceliklerini ve niteliklerini toplam 14 bölüm halinde teferruatlı bir şekilde anlatmıştır.

“Tam otuz yıl saatim işlemiş ben durmuşum?

Gökyüzünden habersiz uçurtma uçurmuşum.

Diyorlar bana? Kalsın şiirde sözde yerde?

Sen araştır? Göklere çıkan merdiven nerde.

Anladım işi; San’at Allah’ı (c.c.) aramakmış?

Marifet bu? Gerisi yalnız çelik çomakmış.”

Poetika’nın Şiir başlığını taşıyan ikinci bölümünde Necip Fazıl, şiiri mutlak hakikat olan Allah’ı arama çabası olarak gördüğünü belirtir:

“Şiir nedir suali çok eski ve pek çetin…

Bu sual, insanoğluna, (Aristo) dan bugüne kadar duman kıvrımlarındaki muadelenin tespiti kadar zor göründü. Bu yüzden gayet adi laflar ettiler. (Aristo)dan (Pol Valeri)ye kadar bütün poetik fikirciler, ya sahilsiz bir tecrit denizinde boyuna açıldılar yahut aşağının bayağısı birtakım kaba tekerlemelere düştüler. Hepsi bu kadar… Ve şiirin ne olduğu, her büyük mefhum gibi meçhûl kaldı.

İlk poetika fikircisi (Aristo)ya göre, şiir, eşya ve hâdiseleri taklitten ibarettir. Sonunculara göre ise (Valeri vesaire) kaba bir his âleti olmak yerine, girift bir idrak cihazı… Baştakilere göre şiir, en basit ve umumî temayül içinde zapt edilmek istenirken, sonunculara göre, hususî kalıplar içinde fikrin tahassüs edasına bürünmesi şeklinde tarif edilmek isteniyor. Bu tariflerin başında ve sonunda, şiiri merkezleştiren haysiyetli bir muhit ile şiir muhitini kuran ulvî merkezden bir eser yoktur.

Bizce şiir, mutlak hakikati arama işidir. Eşya ve hâdiselerin, bütün mantık yasaklarına rağmen en mahrem, en mahçup, en nazik ve en hassas nahiyesini tutarak ve nispetlerini bularak mutlak hakikati arama işi…”

Hece veznini yeniden ayağa kaldıran, Türkçe’nin imkânları içerisinde yeni söyleyişler yakalayan, hudutsuz ve girift şiir anlayışıyla Türk edebiyatına yeni bir renk getiren Necip Fazıl’ın dehası bütün sanat çevrelerince kabul edilmiş ve devrin önemli isimlerinin iltifatına mazhar olmuştur. Necip Fazıl, edebiyat dünyasında karanlığı delen bir yıldız gibi parlarken aynı zamanda kendisine de aşırı güven duyar ve büyük bir sanatkâr olduğuna inanırdı. Bu husus çoğu zaman onun kusurlu tarafı olarak sayılmıştır.

Necip Fazıl’ın kendisine duyduğu aşırı güven, atak üslûbu ve cesaretiyle birleşince ortaya ince nükteler ve düşündürücü latifeler çıkar:

Dostlarından biri, bir gün Necip Fazıl’a dünyanın bütün dillerinde aynı oranda önemli kelimeler olup olmadığını sorar. Necip Fazıl gayet ciddi bir yüz anlatımıyla dostuna döner ve cevap verir:

— Evet, var: Necip Fazıl.

Kendi deyişiyle “anlaşılmadan benimsenmekle “tanınmadan dışlanmak” arasına sıkışan bir yalnızlık kesitindeki yaşamı, onun için daima sırlarla dolu Mayıs ayında bir gece

(25 Mayıs 1983) yatağında doğrulup, bal rengi gözlerini pencereden dışarıya, derin karanlığa dikmesi ve pembeden daha kırmızı dudaklarının hafifçe kıpırdayıp: “Demek böyle ölünürmüş!..” cümlesini söylemesi ile son buldu. Dördüncü boyuta şiir yazan adam, doğduğu gün olan 26 Mayıs Perşembe günü büyük bir cenaze merasiminin ardından Eyüp

Sırtlarında toprağa verildi.

Ama bu son, onun için son değil, aksine şiirinde yıllarca aradığı mutlak hakikate ulaşmanın yeni bir başlangıcıydı. Necip Fazıl, geride bıraktığı dev külliyatıyla, ömrünü verdiği fikir mücadelesiyle, siyasi ve tarihi incelemeleriyle, aksiyonuyla, şiir anlayışıyla Türk fikir ve edebiyat dünyasının gündeminde ve gönlünde her zaman ön safta yer alacak, ezeli edebiyat bestesinde ebedi bir ses olarak kalacaktır.

Kaynak: D.Akdeniz Üniversitesi Kültür ve Tarih Kulübü Başkan Yardımcısı Semih Çelik
necip-A62E-DA30-82E4

Necip Fazıl Kısakürek kimdir?

1904 yılında İstanbul’da doğdu. Çeşitli okullarda, bu arada Amerikan Koleji’nde okudu. Orta öğrenimini Bahriye Mektebi’nde yaptı(1922). Bu askeri okulda, din derslerini, Aksekili Ahmed Hamdi, tarih derslerini Yahya Kemal’den gördü. Ama asıl anlamda onu etkileyen öğetmen İbrahim Aşkî oldu. İbrahim Aşkî verdiği kitaplarla, onun tasavvufla ilk temasını sağladı. Bahriye Mektebi’nin namzet ve harp sınıflarını bitirdi. Darülfünun Felsefe Bölümü’nden mezun oldu (1921-1924). Milli Eğitim Bakanlığı bursu ile Paris’te gitti (1924-1925). Yurda döndükten sonra Hollanda, Osmanlı ve İş Bankalarında memurluk ve müfettişlik gibi görevlerde bulundu (1926-1939). Ankara’da Dil ve Tarih Coğrafya Fakültesi, Devlet Konservatuvarı ile İstanbul’da Güzel Sanatlar Akademisi’nde dersler verdi (1939-1942).

Gençlik yıllarında basınla ilişkiye geçti. Memurlukla ilişkisini kesti. Hayatını yazarlık ve dergicilikten kazanmaya başladı. 25 Mayıs 1983 tarihinde Erenköy’deki evinde vefat etti. Naaşı, Eyüp sırtlarındaki kabristana defnedildi.

ESERLERİ:

Şiir: Örümcek Ağı, Kaldırımlar, Ben ve Ötesi, Sonsuzluk Kervanı, Çile, Şiirlerim, Esselâm, Çile

Oyun: Tohum, Bir Adam Yaratmak, Künye, Sabır Taşı, Para, Nami Diğer Parmaksız Salih, Reis Bey, Ahşap Konak, Siyah Pelerinli Adam, Ulu Hakan Abdülhamit, Yunus Emre.

Roman: Aynadaki Yalan, Kafa Kağıdı

Hikaye: Birkaç Hikâye Birkaç Tahlil, Ruh Burkuntularından Hikâyeler, Hikâyelerim

Hatırat: Cinnet Mustatili, Hac, O ve Ben, Bâbıâli.

Etiketler: » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » »
Share
7776 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.