logo

reklam

Mümin Müsrif Değildir

Mümin Müsrif Değildir

mumin-musrif-degildir

Allah Teâlâ israfı haram kılmıştır, zira israf, lanetlenmiş şeytanın amellerinden bir ameldir. Yine israf, sahip olduğumuz değerleri Kur’an-ı Kerim’e ve hadisin sesine ve yasağına kulak vermeden aklımız estiği gibi kullanmaktır.

Umumi kaide olarak, Müslüman başıboş bir insan değildir. Yaptığı her işin hesabını verecek; her hareketinden sorumlu olacaktır. Aldığından, sattığından, harcamalarından ve hayatındaki diğer her şeyden öncelikle Allah’a karşı sorumlu olacaktır.

Müslüman’ın en belirgin vasıflarından biri de her türlü aşırılıklardan sakınması, orta yol olan “Sırat-ı Müstakim” çizgisinden ayrılmamasıdır. Her konuda olduğu gibi, sahibi olduğu değerleri harcama hususunda da mümin bu tavırdan ayrılmaz. Yüce Kitabımız Kur’an-ı Kerim, cennete namzet olan mümin kulları bize şöyle tarif ediyor: “Onlar, harcadıklarında ne israf ne de cimrilik ederler; ikisi arasında orta bir yol tutarlar.” (Furkân, 25/67)

Müminin her işi hayır üzerinedir; yaptığı her işte Allah’ın rızasını, Rasûlünün (s.a.v.) sünnet-i seniyyesini, iyiyi ve güzeli esas alır. Cenab-ı Allah’ın lütuf ve ihsanının neticesinde verdiği nimetleri, gerek kendisi için kullanırken ve gerekse başkalarının istifadesine sunarken asla israf etmez. Çünkü Kur’an-ı Kerim’de Rabbimiz israf edenleri sevmediğini (A’râf, 7/31), saçıp savuranların ise şeytanların kardeşleri sayıldığını belirtmektedir (İsrâ, 17/27).

Altı delik bir kapta su durmaz. İsrafın zararlarını ve kötü neticelerini tam olarak kavrayamamış toplumlar için en iyi tedbirler bile faydalı olamaz. Şüphesiz ki, yerinde ve gereğinde yapılacak harcamaların önemi ve iktisadî değerini kimse inkâr edemez. Bütün mesele, dengeli bir hayatın kurulmasıdır. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v.) de elde ettiğimiz malı harcama hususunda bize şu ölçüyü vermektedir: “İsraf etmeksizin, kibre kapılmaksızın yiyiniz, giyiniz ve fakirlere yardım ediniz” buyurmuştur. (İbn Mâce, Libas, 23)

Bir Müslüman; ziraat, ticaret, sanat, işçilik, miras, vasiyet ve hibe gibi mülk edinme yolları ile kazandığını asla haramlara harcayamaz. Bunların kendisine haram edildiğinin şuuru içinde bulunur. Hele, servetleri eriten gece kulüpleri, barlar, meyhaneler vs gibi ahlaksızlık yerleri, bir müminin hayalini bile meşgul edemez. Onun içinden böyle yerlere gitme isteği gelirse, şeytanın maskarası olduğunu anlar, derhal kendine gelir, tövbe eder, Allah’a sığınır ve hemen şu ayeti hatırlar: “Takvaya erenler var ya, onlara şeytan tarafından bir vesvese dokunduğunda (Allah’ın emir ve yasaklarını) hatırlayıp hemen gerçeği görürler.” (Ar’âf, 7/201)

Mümin, helal ve harama inanmış, pazarlıksız olarak bunu kabul etmiş kimsedir. Müminin, Allah’a ibadet, zikir, tefekkür, hayır hasenat işlerinden vakit bulup da, harama olan eğlence yerlerini düşünmesine imkân yoktur. Mümin, bütün zevk, sevinç ve neşesinin kaynağını Allah’a kul olmakta bulur. Mümin, Allah’tan başla şeylere kul ve köle olmaz. Böyle bir kulluğun kendisi için bir felaket olduğunu bilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) müminin bu yönünü ne güzel dile getiriyor: “Altın, gümüş, kumaş ve abaya kul olanlar helâk oldular.” (Buhârî, Rikak, 10; Cihâd, 70; İbni Mâce, Zühd, 8)

Mümin, hareketlerini başkalarından gördüğüne göre değil de hak ölçüsüne göre ayarlayan adamdır. Elin modası, lüksü, israfı onu hiçbir zaman imrendirmez. Başkasının, layık olmadan elde ettiği şanı, şöhreti, devleti, serveti onu hiç mi hiç heveslendirmez. Mümin, Karun’un ihtişamı, lüks hayatı karşısında kale gibi duran ve Allah’ın yolunda olmanın mükâfatını her şeyin üstünde tutan, Hz. Musa (a.s.)’ın ümmeti gibi şöyle der: “Yazıklar olsun size! İman edip iyi işler yapanlara göre Allah’ın mükâfatı daha üstündür. Ona da ancak sabredenler kavuşabilir.” (Kasas, 28/80)

Cenab-ı Mevla’mızın rızasını kazanan ve bu ayette övülen bu müminler, Karun’un hayırsız malına metelik vermemiş, ona sahip olmayı temenni etmemiş, temenni edenlere de “yazıklar olsun size” demesini bilmişlerdir. Ama sahip olduğu malını ve mülkünü Allah yolunda harcamayı en büyük zevk bilen Hz. İbrahim (as)’in zenginliğini her Müslüman isteyebilir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de: “Yalnız şu iki kişiye gıpta edilmelidir: Biri, Allah’ın kendisine verdiği malı hak yolunda harcayan kimse, diğeri ise Allah’ın kendisine verdiği ilimle (Kur’an) meşgul olan, onu yaşayan ve onu başkalarına öğreten kimse.” (Buhârî, İlim, 15; Temennî, 5; Tevhîd, 45; Müslim, Müsâfirîn, 266-267; İbni Mâce, Zühd, 22)

Sonuç olarak diyebiliriz ki; israf gerek maddî ve gerekse manevî olarak mümine büyük kayıplar verdiren, onun hayatını tersyüz eden, şeytanın ameli olan bir hastalıktır. Bu hastalıktan kurtulmak; ancak Rabbimizin istediği ilahî bir hayat düzenini yaşamakla mümkün olacaktır. Kim ki; Allah’a ve O’nun Rasûlüne itaat ederse dünyada ve ahirette huzura erecektir. 

Prof. Dr. Ahmet Coşkun
Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi
Emekli Öğretim Üyesi

Etiketler: » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » »
Share
1290 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.