logo

reklam

Osmanlı Dönemi Türkçesi

Osmanlı Dönemi Türkçesi

osmanli-donemi-turkcesi

Osmanlı sonrası yeni Cumhuriyetin ilk yaptığı işlerden biri kendi standartlarını oluşturmak, bu yolda temel hedefler belirlemekti. Yönünü uzun yıllardır Batı’ya dönmüş bir millet için ilk adımlardan birinin alfabe değişikliği olması ise şaşırtıcı değildi. Cumhuriyetin kurucu kadrosundan önce Osmanlı devrinde, ciddiyetle Latin alfabesinin kullanımının düşünüldüğünü, özellikle 2. Abdülhamit’in Latif alfabesini hayata geçirmeyi tasarladığı ve o devirde Devletin en büyük güçlerinden olan halifeliğin kudretine halel getireceği görüşü ağır basarak teşebbüs etmediğini biliyoruz.

Toplumların en kolay değişimi, yaptığı işlerin doğruluğuna kendiliğinden inanılan bir öncü şahsiyetin ardından yürüyebilme ruhudur. Cumhuriyet sonrasında ise reformları uygulamak için Atatürk’ün başkomutan ve karizmatik şahsında toplanan güçlü önder özellikleri yeni devrin en büyük itici gücü oldu. Bu atmosferde harf inkılâbı gerçekleşti, Türk dilinin bilimsel yöntemlerle ele alındığı kurumlar oluşturuldu. Aynı yıllarda özellikle Macar dilbilimcilerin etkisinde kalınarak Türkçeyle ilgili son derece abartılı görüşler ileri sürüldü. Dili özüne döndürme, yabancı dillerin etkisinden kurtarma iddiasıyla Çağatayca ve Çuvaşça gibi lehçelerimizden sözcükler alınıp kullanılmaya çalışıldı. Kültürel açıdan yüzlerce yıl beraber olduğumuz Fars ve Arap dünyasının etkinliği günden güne azalmaya ve yerine başka medeniyet dairelerinin kavramları dolmaya başladı.

Bazı kompleksli kafalarca tam tersi savunulsa da Atatürk’ün kendi yaptığı harf inkılâbından sonra bile ömrünün sonuna dek birçok notlarını Arap alfabesiyle tuttuğu ve yetişme çağındaki alışkanlıklarını ölümüne dek sürdürdüğünü bilmekteyiz günümüzde. Zamanımızda bazı zevatı kiramın ilericilik zannederek karşı çıktığı bu yazı sistemi, en azından tarihimizin sekiz, dokuz yüzyıllık bölümünün vesikalarını içermektedir. Ayıbımız öylesine büyüktür ki 2014 yılında bile, gelişmiş bir arşiv sistemine sahip bir önceki Türk devletinin milyonlarca evrakı, hala okunup tasnif edilmemiş, gün ışığına çıkmak için bilinçli ve eğitimli gençleri beklemektedir.  Son eğitim şurasında gündeme gelen Osmanlıca meselesi genç kuşakları bu konuyla ilgili biraz daha teşvik etmekten başka bir şey değildir.

Bu topraklarda kimsenin korkusu olmamalıdır ki Cumhuriyet ve beraberinde getirdiği modern kavramlar benimsenmiş, içselleştirilmiştir. Endonezya ve Malezya gibi uzak bir iki Müslüman ülkesi hariçte bırakılırsa, İslam âleminin zavallı ve en temel sorunlarını bile halledememiş vaziyeti göz önüne alındığında, bu memleketin insanları Cumhuriyetle neler kazandıklarını bal gibi görüyorlar. Elbette ki bundan memnuniyet duyuyorlar. Kimsenin ne eski ölçü ve takvime ne de Arap alfabesine dönmek gibi bir derdi var. Dünyayla entegre olmanın nimetlerinden bu kadar yararlandıktan sonra kimse bu ilerleyişi geri döndüremez. Öyleyse ortada şişirilmeye çalışılan bir korku balonu artık geçmişte kalması gereken maskaralıkların tekrarından ibarettir.

İnsanların ağzında yanlış adlandırmayla Osmanlıca olarak geçen sözcükten asıl kastedilen Osmanlı Devleti dönemi Türkçesidir. Açıkça biliniyor ki bu bir dil değil, yalnızca o devrin ihtiyaç ve kültüründen beslenen bir kısmını artık bugün kullanmadığımız sözcüklerin de bulunduğu bir Türkçedir. İstiklal Marşı’nın, Atatürk’ün Gençliğe Hitabı’nın ve günümüzde “Söylev” denilerek adı değiştirilen “Nutuk”un Türkçesidir. Bizlere binlerce yıl uzak gibi takdim edilen, günümüzü anlayıp yorumlamada son derece önemli tarihimizin bir bölümünün Türkçesidir.

Muhalefetin bir kesiminin başlıca iddiası, Osmanlı Türkçesi derslerinin ortaokuldan başlayarak öğretilmesi, son doksan yıldır takip edilen istikametten sert bir ayrılışı ifade ediyor. Aynı bakış açısına göre mevcut hükümet bir rövanş duygusu içinde, karşı saf olarak gördüğü kalenin burçlarını birer birer ve sistematik biçimde indiriyor. Bir adım sonrasında hükümet, belki de eski harf sistemini ihya ederek Türkiye’nin yönünü geri dönülmez biçimde değiştirmeye yeltenecek. Hakikaten tüm bunların olabileceğine inanan bir muhalefet var memleketimizde.  Yakın zamana kadar Türk Tarih Kurumu’nun başındaki zat, Osmanlı Türkçesinin öğretilmesi gerektiğini, geç kaldığımızı savunurken, şimdilerde muhalefet muhalif olmalıdır prensibiyle eğitim şurası kararlarını eleştirip dün söylediklerinin tam tersini savunabiliyor.

Amacı üzüm yemek olan bir hükümetin yapması gereken, damdan düşer gibi duyurulan şura kararlarının bir kesim üzerindeki öfke patlamalarına sebep olmadan iletilmesini ve doğru anlaşılmasını sağlamak olmalıdır. Öç ve rövanş duyguları içinde her yeni düzenlemenin yaşamını daha kötüye götürdüğüne inanan muhalefeti doğru bilgilendirme ve endişelerini giderme sorumluluğu yine hükümetin omuzlarındadır.

Hükümeti bekleyen asıl zorluk Osmanlı Türkçesi dersinin müfredata yerleştirilmesi değildir. Bu dersi verebilecek yeterli sayıda kadroların bulunmadığı gerçeğidir. Bakanlığın bünyesindeki tarih ve edebiyat öğretmenleri Osmanlı Türkçesi öğreteyim derken gençlerin heveslerini iyice kaçırıp durumu işin içinden çıkılmaz hale de getirebilirler.

Büyük sayılarda olması gereken öğretmenler, kaç yılda ne ölçüde yetişir; şimdiden kestirmesi hayli güç. Hemen bu sene bahsettiğimiz dersleri verebilecek öğretmen yetiştirmeye kalksak bile bir hükümetin ömrünü aşan zamanlar karşımıza çıkacaktır. Ayrıca başlangıç düzeyi sayılacak bir eğitimle en çok gidebileceğimiz dönem matbu harflerle varabileceğimiz alanlarla sınırlıdır. İşin içine el yazısı girdiğindeyse bambaşka bir uzmanlık ve çalışma sahası çıkmaktadır. Nereden bakılsa müşkül gözüken bir tablo var gözümüzün önünde. Fakat Türkiye olarak acilen bir yerinden başlamalıyız. Dileriz ki son günlerdeki heyecanlı tartışmalar, geçici hükümetlerin değil, kalıcı devlet aklının projeleri haline gelerek, başka iktidarlar döneminde her şeyin sil baştan deneneceği bir yapboza dönüşmesin.

Ahmet Çağan

Etiketler: » » » » » » » » » » » » »
Share
1069 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.