Son Dakika


Kayaların arkasından bir hırsız gibi sızıyordu. Esmer teni, kavurucu çöl güneşinin yakıcı alevi altında terle parlıyordu. Çıplak ayağı kuma gömülse de onu sertçe çekip çıkarıyor, adımlarını hızlandırıyordu. Gözleri, kalabalığın ve alevlenen savaşın ortasında bir kişiyi arıyordu: Hamza bin Abdülmuttalib’i… Ama aslında aradığı, bundan başkaydı: özgürlüğü arıyordu.
Özgürlüğünü elde edebilmesi için öldürmesi gerekiyordu. Kinle dolu iç dünyasında bir sesin ona seslendiğini zannetti: “Nereye, ey Vahşî? Lanetli kinin daha ne zamana kadar seni sürükleyecek?”
Vahşî, şeytanî bir kahkaha attı ve umursamaz bir şekilde homurdandı: “Kin… Kin’den başka azığım var mı ki? Hayatım boyunca sevgiyi hiç bilmedim, hiç hissetmedim. Köleler sevgiyi bilmezler. Varlıkları korkunç bir felakettir. İşte ben, bir hayvan gibi efendimin yanında yaşıyorum. O ne emrederse onu yapıyorum; yememi söylediği yemeği yiyorum ve uyumamı istediği saatte uyuyorum. İçimde bir tembellik belirirse ya da kazara küçük bir hata yaparsam, beni harekete geçirecek ya da o suçun izini silecek tek şey vardır: Kırbaç… Efendimin kırbacı.
Sevgi… Ne kadar da saf bir kelime! Küçücük bir çocukken, şefkatli ve sıcak annesinin kucağından koparılan biri sevgiyi bilir mi? Sonra onu çölün cehennemine fırlattılar, pazarlarda da birkaç dirheme teşhir ettiler. Ne büyük bir felaket! Ben kin doluyum… Kin! Özgürlüğümü elde etmek için herhangi bir insanı öldürürüm. Efendim Cübeyr b. Mut‘im, Hamza b. Abdülmuttalib’i öldürmem hâlinde bana azatlık, o tatlı ve çekici özgürlüğü vadetmedi mi? Özgürlüğümü kazanmak için bütün insanî ilkeleri çiğnerim. Ben acı çeken, kaybolmuş ve yapayalnız bir insanım. Yemin ederim, benden Muhammed’in bizzat kendisini öldürmemi isteselerdi ve buna gücüm yetseydi yapardım. Neden yapmayayım ki?”
Vahşî’nin bütün bedeni titredi ve son cümleyi söylediğinde kalbi korku ve dehşetle doldu. Gizli ellerin boynuna doğru koşuşturduğunu ve neredeyse nefesini keseceğini hissetti. Bunun üzerine kendine gelerek toparlandı: “Muhammed… Ben ne ahmak biriyim! Onu öldürmeyi nasıl düşünebilirim? Kalbim bana söylüyor ki, kölelere gülümseyen, onları yanına kabul eden, onları ileri gelenler ve efendilerle eşit gören, diğer insanlar gibi değerlendiren, o ıssız çölün ortasındaki tek insan odur. Fakat düşmanları, niyetlerinden şüphe ediyor ve düzeni değiştirmek için saltanat, makam ve güç istediğini iddia ediyorlar.”
Hayallerini sürdürmeye çalışıyordu; ancak Uhud Dağı’nın üzerinden aşağı doğru inen bir grup kadını fark etti. Bu kadınlar, erkekleri Müslümanlara karşı ölümüne savaşmaya teşvik ediyor ve şu ezgileri söylüyorlardı:
Kabul ederseniz kucaklarız, yumuşak minderler sereriz, yüz çevirirseniz ayrılırız. Ama bu, sevgi dolu bir ayrılık olmaz.
Kılıçların şakırtısı ortalığı gürültüyle dolduruyordu. Toz, Uhud savaş meydanını kapkara bir bulut gibi örtüyordu. Dökülen kanın kokusu burunları sızlatıyor, birbirine zıt pek çok ses kulaklara ulaşıyordu: “Allahuekber! Zafer Müslümanların!” ve başka sesler de: “Yüce olsun Hubel!” diye bağırıyordu.
Kadınların arasından bir kadın çıktı ve gergin bir şekilde bağırdı: “Ey Vahşî! Bugün, Hamza bin Abdülmuttalib’den intikam alma günüdür. Özgürlük, para ve tüm o nimetler senindir!”
Vahşî başını eğdi, sinirlenerek mızrağını sıktı ve tıslama gibi bir sesle haykırdı: “Evet, özgürlük!”
Yürüyüşüne yeniden başladı, gözleri hâlâ etrafı araştırıyordu ve değerli avını arıyordu. Kılıçlar parlıyor, atlar kişnemekten hiç vazgeçmiyordu. Savaşçılar ise çeşitli sloganlar ve nidalar ile bağırmayı sürdürüyorlardı.
Ve yeniden mırıldandı: “Bir insan özgürlüğün tadını aldığında, gerçekten hayatın lezzetini hisseder, adeta yeniden doğar. Bunun için bir adamı öldürmek ne kadar da kolaydır! Savaş büyük… Yaralılar ve ölüler savaş alanını dolduruyor. Hamza da binlerce kişi arasında sadece bir kişidir. Ölsün Hamza ve Vahşî doğsun. O özgür yaşadı ve hayatın lezzetini tattı. Şimdi özgür olma sırası bana geldi. Bir insanın başkalarının özgürlüğünü görmezden gelmesi bencilliktir.”
Vahşî başını çevirdi ve bir sahne gördü, bu sahne bütün uzuvlarına bir donukluk yaydı. Mekke müşriklerinden bir adamın Hamza’nın adını haykırdığını fark etti. Vahşî gözlerini kısarak dikkatle baktı: Hamza, atının üzerinde safları yarıyor, kılıcını bir sağa bir sola savuruyordu. Şüphesiz gizemli bir güç bu adamı harekete geçiriyor ve onu ölüme adeta meydan okur hâle getiriyordu. Derken müşrik adam savaş alanında dolaşırken Hamza ile karşı karşıya geldi.
Vahşî homurdanarak şöyle dedi: “Eğer Hamza bu müşriğin elinde ölürse her şey biter, özgürlük umudu da biter.”
Hamza’nın yalnızca kendi eliyle ölmesi gerektiğine dair içinde ısrarlı bir istek hissediyordu. Ancak Hamza’nın kılıcını kaldırıp müşriğin boynuna indirerek başını gövdesinden ayırdığını görünce içinden dua etmeyi bıraktı.
Vahşî fırsatı kaçırmadı; bu, ömrünün anıydı. Hamza’ya doğru atılmaya çalıştı fakat gücü onu yarı yolda bıraktı. Hamza’ya nispetle kendisini, azgın bir aslana karşı koymaya çalışan zavallı bir böcek gibi hayal etti. Açık bir çarpışma ona asla adalet etmeyecekti. Özgürlük arzusu bile onu cesur ve mümin Hamza ile yüzleşmeye sevk etmeyecekti. Bunun üzerine kenara çekildi ve yaşlı bir ağacın gövdesinin arkasına saklandı; artık kimsenin onu görmeyeceğini biliyordu.
Mızrağını çıkardı ve sıkıca kavradı. Titreyen eliyle mızrağı onun bağırsağına doğrulttu. Sonra onu uzaktan, şimşek hızında fırlattı. Bu mızrağa bütün kinini, şaşkınlığını, kaybolmuşluğunu ve acısını yüklemişti. Vicdanı ise yaralı bir tilki gibi çığlık atıyordu:
“Bunu, azabın yıprattığı bir köleden al. Ben seni öldürmüyorum, ben kendi kederimi, köleliğimi ve hüzünlü geçmişimi öldürüyorum.”
Hamza yere yıkılmıştı; mızrak bağırsaklarına girmişti. Öne doğru baktı: Ağacın arkasında, üstünde korku ve şaşkınlık parlayan gözleriyle siyah bir yüz vardı. Hamza kendini zorladı ve ağaca doğru sürünmeye çalıştı; fakat gücü yetmedi. Bunun üzerine tertemiz, aydınlık bir tebessüm etti; belki de bir şey söylemek istedi ya da Vahşî öyle zannetti. Sanki ona şöyle demek ister gibiydi:
“Yazıklar olsun sana ey Vahşî! Sana az kalsın özgürlüğü bahşedecek olan bu temiz eli kesmeye nasıl cesaret ettin? Özgürlük, gökten kaynaklanan bir haktır; o kibirli efendilerin sana attığı bir lütuf değildir.”
Vahşî’nin arkasından bir sevinç çığlığı patladı: “Bugünden itibaren özgürsün ey Vahşî!” Vahşî, efendisi Cübeyr’e cevap veremeyerek şaşkınlık içerisinde baktı. Şaşkınlığını, sevinçten kendini zor tutan Ebu Süfyân’ın eşi Hind’in koşarak gelip bağıran sesi kesti: “Sağ elin kurusun ey Vahşî!”
Vahşî, akrep tarafından sokulmuş gibi irkildi; sözleri onu sarsmıştı. “Sağ elim mi kurusun? Nasıl yani ey Hind?” diyerek şaşkınlık içerisinde ona döndü. Hind, deli gibi kahkahalar atarak ve tekrardan şöyle diyerek ona yaklaştı:
“Ben durumu yanlış anladım. Ona yaptığın şeyin dehşeti mantığımı altüst etti. Söylemek istediğim: Sağ elin var olsun ey Vahşî! Ey kahramanların kahramanı! Şimdi bırak Hamza’ya gideyim, onun ciğerini çıkaracağım. Zevk alarak ve mutlu olarak ciğerini ağzıma alıp çiğneyeceğim. Belki kalbimde kaynayan kin ateşini söndürür. Ah Bedir günü yok mu? Hamza kavmimin şerefli, soylu adamlarını öldürdü.”
O çirkin fiili işlemek için koştu. Savaş hâlâ alev alev devam ediyordu. Tozlu ve kasvetli gökyüzünde çığlıklar yükseliyordu. Kan, ter, çamur ve delilik vardı. Vahşî, başı öne eğik bir hâlde, etrafında olup bitenlerden tamamen kopmuş şekilde dönüyordu. Kalbine kaynağı bilinmeyen bir hüzün çökmüştü. Savaş alanından uzak bir köşeye çekildi ve yalnız bir kayanın gölgesine sığındı.
“Ve şimdi… Özgür mü oldum?”
Onun yanında, yırtıcı bir vahşi hayvan böğürdü. Geniş, uçsuz bucaksız çölün ortasında bir ceylanı kovalıyordu. Ama Vahşî korkmadı, aksine önündeki manzaraya şaşkınlıkla bakmaya başladı ve yeniden fısıldamaya başladı:
“Ey Vahşî, şimdi özgür mü oldun?” “Evet.” “O hâlde şimdi neden özgürlüğün tadını çıkarmıyorsun? Neden şarkı söylemiyor, neşelenmiyor, dans etmiyor ve ufukları özgürlük şarkıları ile doldurmuyorsun?”
Ama keder hâlâ kalbinin üzerine çökmüştü. Hamza’nın o duru ve parlak gülümsemesi, hasta hayalinde hâlâ belirip duruyordu. Hamza, ondan daha mutlu bir hâlde öldü. Muhammed’in taraftarları hep böyledir. Vahşî gözlerini kapattı ve neredeyse üzerine uyku çökecekti.
Kulağına fısıldayan bir ses ona şöyle göründü:
“Kanla kirlenmiş mızrağının sana özgürlüğünü kazandırdığını mı sanıyorsun? Bu yol değildir ey Vahşî! Kin, özgürlüğe giden yol olamaz. Öyleyse yol nedir? Bilâl’e sor, Suheyb’e sor, Selmân’a sor, Muhammed’e sor. Yol nedir yol? Allah’a İman, insana ve sevgiye inanmaktır işte yol budur. Nefsini batıllardan özgürleştir. Özgürlüğü Allah’tan iste, Cübeyr’den veya Hind’den değil.”
Vahşî bu hayalî uyanıştan kendine geldi. Etrafına yeniden baktı. Engin çöller… Sert savaş… Boşluk… Kaybolmuşluk…
Dişlerini sıktı ve mızrağını bir tutunuşla kavradı, sonra onu lanetleyerek uzağa fırlattı. Bir süre sessiz kaldı. Sonra öyle bir ağlamaya başladı ki, daha önce hiç böyle ağlamamıştı.
VAHŞÎ b. HARB’a Hz. Muhammed’in İslâm’a girenleri affettiği bildirilince Medine’ye gitmeye karar verdi. Sakīf heyetiyle birlikte yahut yalnız olarak Medine’ye giden Vahşî, Mescid-i Nebevî’de Resûl-i Ekrem’in huzurunda Müslüman oldu.
Tercüme: Osman ŞENSOY
Kaynak: نجيب كيلاني : رجال الله
Etiketler: Cübeyr b. Mut‘im » Ebu Süfyân’ın eşi Hind » Hamza bin Abdülmuttalib » hikaye » hikayeler » Hz. Hamza » islam haber » kölelik » medine haber » Mescid-i Nebevi » müslüman sahabeler » Najib Kilani » Najib Kilani eserleri » Najib Kilani kimdir » Najib Kilani: Allah Adamları » OSMAN ŞENSOY » osman şensoy tercümeleri » osman şensoy yazıları » Özgürlük » Resûl-i Ekrem » Uhud » Uhud Dağı » Uhud Savaşı » Vahşi » VAHŞÎ b. HARB » Vehmedilmiş Özgürlük » Vehmedilmiş Özgürlük: VAHŞÎ b. HARB » نجيب كيلاني : رجال اللهYorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER