logo

reklam

100 Yıl Sonra Nerede Duruyoruz

100 Yıl Sonra Nerede Duruyoruz

Ermeni Soykırım Yalanı

Soykırım Yasası 1948’de tarif edilerek uluslararası bir tanım haline getirilmiştir. Bu tarifin içinde yorum farkına neden olan konuların başında milli, dini vs. sebeplerle bir topluluğun yaşamak hakkını elinden almak, ayrım gözetilmeden o nüfusu imha yoluna gitmek gibi bir açıklama söz konusudur. 1915’te Anadolu’da olup biten olaylar bu kasıtlı öldürme olaylarından çok başkadır. Ülkenin işgal altında oluşunu fırsat sayarak kendi devletlerini kurmak için kimliğini taşıdıkları ülkeye başkaldıran bir tarafla ülkesini işgal eden Ruslara karşı tüm gücüyle savaşabilmek için cephe gerisindeki tehlike arz eden unsurları o topraklardan uzaklaştırmaya çalışan tarafların savaşıdır ortadaki.

100 yıllık Ermeni meselesi gözlerimizin önünde günden güne daha görünür bir hal aldı. Avrupa’nın birçok ülkesinde parlamentolardan soykırım kararları çıkarıldı. Medeni Avrupa devletleri 1915’te meydana gelen olayların soykırım olduğundan artık eminler. Bunlara son halka olarak da soykırımın rakipsiz şampiyonu Almanya dâhil oldu. Çoluk çocuk demeden toplama kamplarında cinayeti bir sanat haline dönüştürerek yaptıkları katliamlarla Anadolu’da yaşananları aynı görüyor Alman parlamentosu. Her ay mutlaka bir Türk evinin kundaklandığı ve arkasında cici Nazi sever gençlerin çıktığı ve onların da ülke istihbarat örgütlerince korunduğunun kabak gibi ortalığa döküldüğü Almanya, kendisinin tek günahkâr olmadığını insanlığa inandırmak için yeryüzündeki her öldürmeyi bu kapsamda görecek cibilliyettedir.

Tüm dünyanın lobi faaliyetleri üzerinden saf tuttuğu, masa başında çalışmayı seven, sivil toplum kuruluşlarına dokunmayı beceren ve ticari ilişkilerin gücünü siyasi alanda kullanma kabiliyeti olan devletler, dünya arenasına avantajlı çıkıyorlar. Ticari başarıları ve gittikleri ülkelerdeki etkinlik güçleriyle Ermeniler, güçlü bir diaspora oluşturmuşlar ve yaşadıkları ülkelerin parlamentolarına yön verecek güce erişmiş vaziyetteler. Arka arkaya Avrupa meclislerinden çıkan, soykırımı kabul eden beyanlar bir hukuki sonuç olmasa da bu ülkelerin pusulalarıyla gerçek manada oynandığını gösteriyor.

Dünya arka arkaya 1915 olaylarını soykırım olarak nitelerken Türkiye de bu ülkelerin elçilikleri nezdinde girişimlerde bulunup kararı kınayan ve sonuçtan memnuniyetsizliğimizi ifade eden açıklamalarla mukabelede bulunuyor. Fakat hepimiz biliyoruz ki bu beyhude çabalar yıllar yılı yanlış stratejilerin ve statik bir savunma kurgusunun bizi mahkûm ettiği garip savunma sarmalından başka bir şey değil.

Bir kısmı kof milliyetçilik ve vatanperverlik adına, bir kısmı karşı saftakileri hafife almanın sonucu olarak, farklı ülke arşivlerden bile hemen hemen aynı sonuçların çıktığı rasyonel sayılan tarihçilerin benzer neticeleri okudukları olayları tamamen ret-inkâr yoluna giderek tuhaf bir tarih tezi geliştirdik. Uluslararası siyaset beceriksizliğimizle bu garip tarih tezini birleştirip tüm dünyada yalnızlaştık. On yıllarca, herkesin rahatça görüp değerlendireceği meseleleri yokmuş gibi davranıp günü kurtardığımızı sandık. Rakamları alabildiğine çarpıtmaya ya da çatışmaların asıl mağdurunun Türk tarafı olduğunu işledik.

1877-1878 Osmanlı-Rus savaşından bu tarafa kendilerine devlet vaat edilen; Rum’un, Bulgar’ın, Karadağlının bağımsızlıklarını ilan ettiklerini görüp bin yılı aşkın süredir devam eden devlet kurma iştahları daha da kabartılan Ermenilerle yaşadığımız olayları dünya kamuoyuna etkili ve sonuç alıcı biçimde aktaramadık. Birinci Dünya Savaşı atmosferinde, Filistin’den Irak’a Kafkaslardan Çanakkale’ye tüm cephelere bölünen Osmanlıdan istediklerini almak için en iyi fırsatın 1915’te ayaklarına geldiğini düşündüklerini yeterince ifade edemedik. Rus işgalini kolaylaştırmak için Ermeni komitacıların Türk-Kürt köylerine yaptığı saldırıları ve ordumuzun bölgeyi çok iyi bilen Ermenilerce saldırılara uğradığını kendimiz anlattık ve yine kendimiz dinledik.

10 yıllık bir süreçte koca devleti un ufak eden iktidardaki İttihat ve Terakki hareketinin hiçbir siyasetini mazur görecek durumda değiliz. Fakat belki de onların suçlanmayı en az hak ettikleri mesele kendi vatandaşlarını kasıtlı bir ölüm yolculuğuna çıkardıkları iddiasıdır. Doğu’da Ermeni kaynaklı ve ardı arkası kesilmeyen asayiş olaylarını halletmenin tek yolu olarak tehcire mecbur kalındığı, göç esnasında Ermenilerin güvenliğini sağlamak için kolluk kuvvetlerimizin kafilelere eşlik ettikleri hatırlanmalıdır. Yoldaki bazı saldırılarda yağmaya kalkan çetelerin kimseyi ayırmadan hem Ermenilere hem de Osmanlı askerine kurşun sıkmışlardır. Devletin planlı ve sistematik olarak bir milleti yok etme çabası değil, topraklarındaki güvenlik zafiyeti gereği zorunda kaldığı bir yer değişikliği kararı vardır ortada. Bu zorunlu göç esnasında ortaya çıkan facialar, bir milleti eritme cehdi değil, yönetim beceriksizliği ve birçok cephede aynı anda savaşan devletin yönetim zafiyetidir.  Devletin resmi görevlilerinden suistimali tespit edilenler, asker ve sivil ayırmadan askeri mahkemelere sevk edilmiştir. Tehcir esnasında keyfi ve hunharca hareket edenler ölüm cezası dahil çeşitli cezalara çarptırılmıştır. 

Halep bölgesine göç ettirilen Ermeni nüfus için çalışabilecekleri iş alanları temin edilmesi konusunda resmi yazışmalar elimizdedir. Yine herkes bilmektedir ki bu göç hareketi tüm Ermenileri değil özellikle asayişi tehdit eden Gregoryen Ermeniler için uygulanmış, Protestan ve Katolik Ermeniler bu işin dışında tutulmuştur. Özellikle İstanbul, İzmir ve Şam’da yaşayan Ermeniler için bir tehcir söz konusu olmamıştır.

Ermeni’lerin Anadolu’da bin yıllık devletleşme hedeflerine en çok yaklaşmışken bu emellerinin avuçlarından kayıp gitmesi onları müthiş öfkelendirmiştir. O günlerde yaşananların mağduriyet zemini üzerine bir psikoloji inşa etmişler; bu tür acıların birleştirdiği milliyetçilik karakterini son yüz yılda iyice pekiştirmişlerdir. Dünyadaki Ermeni nüfusunu bu duygu etrafında daha rahat bir arada tutabildiklerini fark etmeleri onları bu davaya daha çok sarılır hale getirmiştir. 

Günümüzde sınır komşumuz Ermenilerin büyük kısmının aylık 50-100 dolar bile eline geçmeyişi, Türkiye başta olmak üzere civar devletlerde kaçak işçi olarak çalışmaları da bir şeyi değiştirmiyor. Ekonomik olarak kalkınma yollarından olmazsa olmazı ülkemizin sınırlarını açmasından geçiyor. Bu iktisadi olarak zavallı durumlarına karşılık Ermenistan kamuoyu, soykırımı bize kabul ettirmeden bir araya gelmeye, müzakereye asla yanaşmıyor. Yönetimdeki Sarkisyan’ın da en güçlü duygusu soykırıma şiddetle inanması. Bu koşullar altında bir Türk-Ermeni barışı için şartlar uygunluk taşımıyor. Geçtiğimiz yıl Tayyip Erdoğan’ın acıları anladığımızı belirten taziye mesajı bile Türk tarafının bir hinlik düşündüğü şeklinde yaftalanıyor.

Ermenilerin kendileri de toprak-tazminat alamayacaklarını; yalnızca uluslararası kamuoyunda soykırımı kabul ettirerek psikolojik üstünlük sağlayacaklarını biliyorlar. Türkiye, güçlü hükümetler döneminde bile paradigma değişikliğine gitmeyip eski usul savunma taktikleriyle olayları bugüne taşımanın bedelini ödüyor. Şimdiden sonra yapması gereken ise güçlü biçimde tarihiyle yüzleşmekten çekinmediğini, her platformda gerçeklerin gün ışığına çıkmasından yana olduğunu ifade etmek ve ortak komisyonların kurulmasını desteklemek olmalıdır. Özellikle Ermenistan tarafının güçlü bir barışma ve karşısındakini anlama çabası olmadan hiçbir ilerleme kaydedemeyeceğimizi de bilmemiz gerekiyor.

Ahmet Çağan

Etiketler: » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » »
Share
1131 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

hasbahcegazetesi.com page title ... ... ... ... ... ...