Son Dakika


“Dıraht ger ziyan etse karınca
Günâhı var mıdır ânı kırınca?
Yarın Hakk’ın divanına varınca
Süleyman’dan hakkın alır karınca”
Dıraht: Ağaç
Bu dörtlüğün ilk iki dizesi, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın Şeyhülislâm Ebu Suud Efendi’ye sorduğu fetva olup son iki dizesi de Ebu Suud Efendi’nin fetvasıdır. Karşılıklı mısralar hep hoşuma gitmiştir; çünkü söyleyiş ustalığı 1. sebep, Kanunî’nin Şeyhülislâm ile yarenliğinin açığa çıkması 2. sebeptir.
Bu hoşnutluk, hoş da Kanunî’nin “karıncanın öldürülmesi veya itlaf edilmesi” tabirlerinin yerine “kırılması” tabirini kullanmasının sebebi ne ola ki? Sorusunun cevabının tarafımdan bulunması gerektiği fikrine sahip olmayayım mı? Bu sebepten bu makaleyi hazırlamak bir zaruret halini almıştı. Bundan mütevellit başladım işe. Kanunî’nin aşağıdaki gazeli de hoştur.
Kanunî Gazeli
1- Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
2- Ko bu ayş u işreti çün kim fenâdur âkibet
Yâr-ı baki ister isen olmaya tâat gibi
3- Olsa kumlar sağışınca ömrüne hadd ü aded
Gelmeye bu şîşe-i çarh içre bir sâat gibi
4- Saltanat didükleri ancak cihân gavgâsıdur
Olmaya baht u saâdet dünyede vahdet gibi
5- Ger huzûr itmek dilesen ey Muhibbî fâriğ ol
Var mıdır vahdet makâmı gûşe-i uzlet gibi
1. beyitte, mahlûkatın içinde en muteber, prestijli varlığın “devlet” olduğuna vurgu yapılırken bir nefes süresince sağlıklı yaşamanın devletten mühim olduğu vurgulanıyor. Bir devletliden ancak böyle sözler sadır olabilir.
4. beyitte ise sultanlığın bir dünya kavgası olduğunu, asıl olanın ise “birlik olma” gerektiğini açıkça vurguluyor.
Diğer beyitlerle ilgili değerlendirmeyi pek muhterem okuyucuların ıttılaına tevdi ediyorum.
Karıncanın “kırılma” konusuna geçmeden önce hem Hz. Süleyman ile ilgili hem de Kanunî Sultan Süleyman ile ilgili bilgi verelim.
Kanunî Sultan Süleyman (Osmanlıca Türkçesinde: سلطان سليمان اول (Sultân Süleymân-ı Evvel), divan edebiyatındaki takma adıyla Muhibbî). 6 Kasım 1494’te Trabzon’da doğdu, 7 Eylül 1566’da Zigetvar’da bu cihandan göçtü. Tezviratçıların yaygarasına itimat edilirse haremde hanımların sofrasında vakit geçirmiştir. Çok yazık. Zigetvar, Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 13. ve son seferiydi. Vefatından kimse haberdar edilmedi, iç organları orada defnedildi, iskeleti ise yurda getirildi. Osmanlı İmparatorluğu’nun onuncu padişahı ve Ümmet-i Muhammed’in 89. halifesi idi. Batı’da Muhteşem Süleyman, Doğu’da ise adaletli yönetimine atfen Kanûnî Sultan Süleyman (Osmanlıca Türkçesi: قانونى سلطان سليمان) şeklinde bilinmekteydi. 1520’den 1566’daki ölümüne kadar 46 yıl Osmanlı İmparatorluğu ile cihana hükmetti. Hükümdarlık süresinin 10 yıl, 1 ayının seferî geçirildiği bilinmektedir. Osmanlı saltanatını en uzun süre uhdesinde tuttuğu da bilinmektedir.
Kanunî Sultan Süleyman, 30 Eylül 1520’de babası I. Selim’in (Yavuz Sultan Selim) yerine sultan oldu. Sultanlığına, Orta Avrupa ve Akdeniz’deki Hristiyan güçlerin saldırılarına karşı savunma düzenleyerek başladı. Belgrad’ı 1521’de, Rodos’u 1522-1523’te fethetti. 1526’nın Ağustos’unda, Mohaç Meydan Muharebesi’nde (Bu sefer 300.000 askerle gerçekleşti. Bu sayıda askerin teçhizatı, iaşesi, sevk ü sebebinin maliyeti hesaplanırsa işin azâmeti kendiliğinden meydana çıkar. Günümüzde bile bu sayıda askerin o mesafede bir yere nakli pek zor bir iş olsa gerek. Bunu düşününce bile devletin kudreti anlaşılmaz mı?) Macaristan’ın askerî gücünü kırıp geçirerek topraklarının büyük bir kısmını Osmanlı toprağı yaptı. Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun ekonomik, askerî ve siyasî gücünü zirveye çıkararak 16. yüzyıl Avrupası’nın önde gelen hükümdarlarının boy ölçüşemeyeceği bir sultan haline geldi. Kanunî Sultan Süleyman Han, 1529’daki Viyana Kuşatması’nda, fetihleri kontrol altına almadan önce, Hristiyanların kaleleri Belgrad ve Rodos’un yanı sıra Macaristan’ın büyük bölümünün fethinde Osmanlı ordularına bizatihi komuta etti. Burada hatırlanması gerekir ki babası Yavuz Sultan Selim Han Hazretleri, Doğu bölgelerini hâkimiyetine dâhil ederken Kanunî Sultan Süleyman Batı’ya yönelmiştir. Safevilerle olan çatışmasında, Orta Doğu’nun büyük bir kısmını ve Cezayir’e kadar Afrika’nın kuzeyindeki geniş alanları Osmanlı mülkü durumuna getirdi. Kanunî Sultan Süleyman Han zamanında Osmanlı donanması Akdeniz, Kızıldeniz ve Basra Körfezi’ne hâkim oldu. Zigetvar kuşatmasının bitiminden bir gün önce, 7 Eylül 1566’da 71 yaşındayken vefat etti.
Genişleyen bir imparatorluğun başında bulunan Kanunî Sultan Süleyman Han, toplum, eğitim, vergi ve ceza hukuku ile ilgili önemli hukukî değişiklikleri bizzat başlattı. Kanunî’nin değişiklikleri, ülkenin şeyhülislâmı Ebu Suud Efendi ile birlikte yürütülerek Osmanlı hukukunun iki şekli, sultanî ve İslamî hukuk arasındaki münasebeti uyumlu hâle getirdi. Kanunî Sultan Süleyman Han, aynı zamanda seçkin bir şair (Muhibbî müstear adını kullanıyordu) ve kuyumcuydu; Osmanlı saltanatının sanatsal, edebî ve mimarî gelişiminde “Altın Çağ”ı yöneten büyük bir kültür hamisi idi.
Kanunî Sultan Süleyman Han, Osmanlı geleneğini bozarak hareminden bir kadının Müslümanlığı seçmesi sonucu evlendi. Saçlarının kızıl renkli olmasından Batı Avrupa’da Roxelana adıyla ünlü Rutenya (Ukrayna’da bir yer) kökenli bir Ortodoks Hristiyan olan Hürrem Sultan ile evlendiği kadındır. Kanunî Sultan Süleyman Han’ın 46 yıllık iktidarının ardından 1566’da vefatını müteakip yerine oğlu II. Selim geçti.
Burada belirtilmesi gereken bir konu var. Kanunî Sultan Süleyman’ın Osmanlı hakanlarından en çok sefere çıkan sultan olduğu öne sürülmesine rağmen, Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri 25 sefer sayısı ile 1.dir.
HAZRET-İ SÜLEYMAN’IN ZİKREDİLDİĞİ ORİJİNAL VE MEALLERİYLE KUR’ÂN-I KERİM ÂYETLERİ
Hazret-i Süleyman Aleyhisselam’ın ismi Kur’ân-ı Kerim’in 58 âyetinde yer almaktadır.
Bakara / 102. Ayet
وَاتَّبَعُوا مَا تَتْلُوا الشَّيَاط۪ينُ عَلٰى مُلْكِ سُلَيْمٰنَۚ وَمَا كَفَرَ سُلَيْمٰنُ وَلٰكِنَّ الشَّيَاط۪ينَ كَفَرُوا يُعَلِّمُونَ النَّاسَ السِّحْرَۗ وَمَٓا اُنْزِلَ عَلَى الْمَلَكَيْنِ بِبَابِلَ هَارُوتَ وَمَارُوتَۜ وَمَا يُعَلِّمَانِ مِنْ اَحَدٍ حَتّٰى يَقُولَٓا اِنَّمَا نَحْنُ فِتْنَةٌ فَلَا تَكْفُرْۜ فَيَتَعَلَّمُونَ مِنْهُمَا مَا يُفَرِّقُونَ بِه۪ بَيْنَ الْمَرْءِ وَزَوْجِه۪ۜ وَمَا هُمْ بِضَٓارّ۪ينَ بِه۪ مِنْ اَحَدٍ اِلَّا بِاِذْنِ اللّٰهِۜ وَيَتَعَلَّمُونَ مَا يَضُرُّهُمْ وَلَا يَنْفَعُهُمْۜ وَلَقَدْ عَلِمُوا لَمَنِ اشْتَرٰيهُ مَا لَهُ فِي الْاٰخِرَةِ مِنْ خَلَاقٍ۠ وَلَبِئْسَ مَا شَرَوْا بِه۪ٓ اَنْفُسَهُمْۜ لَوْ كَانُوا يَعْلَمُونَ
Onlar, Süleyman’ın saltanatı aleyhinde şeytanların uydurduğu yalanlara uydular. Oysa Süleyman hiçbir zaman kâfir olmadı. Lâkin şeytanlar kâfir oldular. Çünkü onlar, insanlara büyü yapmayı ve Bâbil’de Hârut ile Mârut isimli iki meleğe indirilen bilgileri öğretiyorlardı. Hâlbuki o iki melek: “Biz ancak imtihan için gönderildik, sakın öğrettiğimiz bilgileri büyü yapmada kullanıp da kâfir olma!” demeden hiç kimseye bir şey öğretmezlerdi. Onlar ise bu iki melekten, karı ile kocanın arasını ayıracak şeyler öğreniyorlardı. Onlar, Allah’ın izni olmadıkça o büyü ile hiç kimseye zarar veremezler. Fakat onlar kendilerine fayda değil zarar verecek şeyi belliyorlardı. Elbette onlar, büyüyü satın alan kimselerin âhirette hiçbir nasibi olmadığını da çok iyi biliyorlardı. Karşılığında kendilerini sattıkları şey ne kötüdür! Keşke bunu bilselerdi!
Nisâ / 163. Ayet
اِنَّٓا اَوْحَيْنَٓا اِلَيْكَ كَمَٓا اَوْحَيْنَٓا اِلٰى نُوحٍ وَالنَّبِيّ۪نَ مِنْ بَعْدِه۪ۚ وَاَوْحَيْنَٓا اِلٰٓى اِبْرٰه۪يمَ وَاِسْمٰع۪يلَ وَاِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَ وَالْاَسْبَاطِ وَع۪يسٰى وَاَيُّوبَ وَيُونُسَ وَهٰرُونَ وَسُلَيْمٰنَۚ وَاٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ زَبُورًاۚ
Rasûlüm! Biz Nûh’a ve ondan sonraki peygamberlere vahyettiğimiz gibi sana da vahyediyoruz. Nitekim İbrâhim’e, İsmâil’e, İshâk’a, Yâkub’a, onun soyundan gelen peygamberlere, İsa’ya, Eyyûb’e, Yûnus’a, Hârûn’a ve Süleyman’a da vahyetmiştik. Dâvûd’a da Zebûr’u verdik.
En’âm / 84. Ayet
وَوَهَبْنَا لَهُٓ اِسْحٰقَ وَيَعْقُوبَۜ كُلًّا هَدَيْنَاۚ وَنُوحًا هَدَيْنَا مِنْ قَبْلُ وَمِنْ ذُرِّيَّتِه۪ دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ وَاَيُّوبَ وَيُوسُفَ وَمُوسٰى وَهٰرُونَۜ وَكَذٰلِكَ نَجْزِي الْمُحْسِن۪ينَۙ
Biz ona İshâk’ı ve torunu Yâkub’u ihsân ettik. Her birini doğru yola erdirdik. Daha önce Nûh’u ve zürriyetinden Dâvûd’u, Süleyman’ı, Eyyub’u, Yûsuf’u, Mûsâ’yı ve Hârûn’u da doğru yola erdirmiştik. Biz iyilik ve ihsân sahiplerini böyle mükâfatlandırırız.
Enbiyâ / 78. Ayet
وَدَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ اِذْ يَحْكُمَانِ فِي الْحَرْثِ اِذْ نَفَشَتْ ف۪يهِ غَنَمُ الْقَوْمِۚ وَكُنَّا لِحُكْمِهِمْ شَاهِد۪ينَۙ
Dâvûd ile Süleyman’ı da hatırla. Hani onlar, bir grup insana ait koyun sürüsünün geceleyin girip ürünlerini telef ettiği bir ekin tarlası hakkında hüküm veriyorlardı. Biz de onların verdikleri hükme şâhit idik.
Enbiyâ / 79. Ayet
فَفَهَّمْنَاهَا سُلَيْمٰنَۚ وَكُلًّا اٰتَيْنَا حُكْمًا وَعِلْمًاۘ وَسَخَّرْنَا مَعَ دَاوُ۫دَ الْجِبَالَ يُسَبِّحْنَ وَالطَّيْرَۜ وَكُنَّا فَاعِل۪ينَ
Biz söz konusu dâvada en isabetli hükmü Süleyman’a bildirdik. Zâten biz her birine hüküm ve ilim vermiştik. Dağları ve kuşları Dâvûd’un emrine râm ettik; onunla beraber Allah’ı tesbih ediyorlardı. Gerçekten biz dilediğimiz her şeyi yapma kudretine sahibiz.
Enbiyâ / 81. Ayet
وَلِسُلَيْمٰنَ الرّ۪يحَ عَاصِفَةً تَجْر۪ي بِاَمْرِه۪ٓ اِلَى الْاَرْضِ الَّت۪ي بَارَكْنَا ف۪يهَاۜ وَكُنَّا بِكُلِّ شَيْءٍ عَالِم۪ينَ
Süleyman’ın emrine de fırtına şeklinde esen rüzgârı boyun eğdirdik. Onun isteğine göre, insanlar için feyiz ve bereketlerle donattığımız topraklara doğru akıp giderdi. Her şeyin gerçek mâhiyetini biz bilmekteyiz.
Enbiyâ / 82. Ayet
وَمِنَ الشَّيَاط۪ينِ مَنْ يَغُوصُونَ لَهُ وَيَعْمَلُونَ عَمَلًا دُونَ ذٰلِكَۚ وَكُنَّا لَهُمْ حَافِظ۪ينَۙ
Şeytanlar ve cinlerden bazıları da onun için dalgıçlık edip denizaltındaki cevherleri çıkarıyor ve daha başka işler de yapıyorlardı. Onları zaptedip gözetim altında tutan da bizdik.
Neml / 15. Ayet
وَلَقَدْ اٰتَيْنَا دَاوُ۫دَ وَسُلَيْمٰنَ عِلْمًاۚ وَقَالَا الْحَمْدُ لِلّٰهِ الَّذ۪ي فَضَّلَنَا عَلٰى كَث۪يرٍ مِنْ عِبَادِهِ الْمُؤْمِن۪ينَ
Doğrusu biz Dâvûd’a ve Süleyman’a husûsî bir ilim verdik. İkisi de: “Bizi mümin kullarının birçoğuna üstün kılan Allah’a hamdolsun” dediler.
Neml / 16. Ayet
وَوَرِثَ سُلَيْمٰنُ دَاوُ۫دَ وَقَالَ يَٓا اَيُّهَا النَّاسُ عُلِّمْنَا مَنْطِقَ الطَّيْرِ وَاُو۫ت۪ينَا مِنْ كُلِّ شَيْءٍۜ اِنَّ هٰذَا لَهُوَ الْفَضْلُ الْمُب۪ينُ
Süleyman Dâvûd’a mirasçı oldu. Şöyle dedi: “Ey insanlar! Bize kuşların dili öğretildi ve bize her güzel şeyden bir nasip verildi. Şüphesiz bu, apaçık bir lütuftur.”
Neml / 17. Ayet
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
Günün birinde cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları emri üzere Süleyman’ın huzurunda toplandılar. Hepsi birlikte onun tarafından düzenli bir şekilde sevk ve idâre ediliyordu.
Yazının devamındaki imla hataları, noktalama yanlışları ve cümle bozuklukları, metnin özüne ve üslubuna sadık kalınarak düzeltilmiştir:
Neml / 17. Ayet
وَحُشِرَ لِسُلَيْمٰنَ جُنُودُهُ مِنَ الْجِنِّ وَالْاِنْسِ وَالطَّيْرِ فَهُمْ يُوزَعُونَ
Günün birinde cinlerden, insanlardan ve kuşlardan oluşan orduları emri üzere Süleyman’ın huzurunda toplandılar. Hepsi birlikte onun tarafından düzenli bir şekilde sevk ve idare ediliyorlardı.
Neml / 18. Ayet
حَتّٰى اِذَا اَتَوْا عَلَى واد النَّمْلِ قَالَتْ نَمْلَةٌ يَٓا اَيُّهَا النَّمْلُ ادْخُلُوا مَسَاكِنَكُمْ لاَ يَحْطِمَنَّكُمْ سُلَيْمٰنُ وَجُنُودُهُ وَهُمْ لاَ يَشْعُرُونَ
Nihayet karınca vadisine geldiklerinde bir karınca şöyle dedi: “Ey karıncalar! Yuvalarınıza girin; farkında olmadan Süleyman ve ordusu sizi ezmesin (kırmasın)!”
Neml / 19. Ayet
فَتَبَسَّمَ ضَاحِكاً مِنْ قَوْلِهَا وَقَالَ رَبِّ اَِوْزِعْنِي اَنْ اَشْكُرَ نِ نعمتَكَ الَّتِي اَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَى وَالِدَيَّ وَاَنْ اَعْمَلَ صَالِحاً تَرْضَاهُ وَاَدْخِلْنِي بالحر رحمتك في عبادك الصالحين
Süleyman, onun bu sözüne gülümseyerek tebessüm etti ve şöyle dedi: “Ey Rabbim! Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmeye, razı olacağın salih ameller işlemeye beni muvaffak kıl. Rahmetinle beni salih kullarının arasına dâhil eyle.”
Neml / 23. Ayet
اِنِّي وَجَدْتُ امْرَأَةً تَمْلِكُهُمْ وَاُوتِيَتْ مِنْ كُلِّ شَيْءٍ وَلَهَا عَرْشٌ عَظِيمٌ
“Gerçekten ben, onlara hükümdarlık eden, kendisine her şeyden verilmiş ve büyük bir tahtı olan bir kadın gördüm.”
Neml / 29. Ayet
قَالَتْ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَفْتُون۪ي ف۪ٓي اَمْر۪يۚ مَا كُنْتُ قَاطِعَةً اَمْرًا حَتّٰى تَشْهَدُونِ
Melike şöyle devam etti: “Ey ileri gelenler! Bu mesele hakkındaki görüşlerinizi lütfen bana bildirin. Pekâlâ bilirsiniz ki siz yanımda olmadan ve size danışmadan hiçbir konuda kesin kararımı vermem.”
Neml / 31. Ayet
اَلَّا تَعْلُوا عَلَيَّ وَاتُونِي مُسْلِمِينَ
“Bana karşı başkaldırmayın ve teslim olarak huzuruma gelin.”
Neml / 38. Ayet
قَالَ يَٓا اَيُّهَا الْمَلَؤُ۬ا اَيُّكُمْ يَأْت۪ين۪ي بِعَرْشِهَا قَبْلَ اَنْ يَأْتُون۪ي مُسْلِم۪ينَ
Elçi döndükten sonra Süleyman dedi ki: “Ey ileri gelenler! Onlar müslüman olarak bana gelmeden önce, o kadının tahtını hanginiz bana getirebilir?”
Neml / 39. Ayet
قَالَ عِفْر۪يتٌ مِنَ الْجِنِّ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ تَقُومَ مِنْ مَقَامِكَۚ وَاِنّ۪ي عَلَيْهِ لَقَوِيٌّ اَم۪ينٌ
Cinlerden bir ifrit: “Sen yerinden kalkmadan ben onu sana getiririm. Şüphesiz benim buna gücüm yeter ve güvenilir biriyim” dedi.
Neml / 40. Ayet
قَالَ الَّذِي عِنْدَهُ عِلْمٌ مِنَ الْكِتَابِ اَنَا۬ اٰت۪يكَ بِه۪ قَبْلَ اَنْ يَرْتَدَّ اِلَيْكَ طَرْفُكَۚ فَلَمَّا رَءَاهُ مُسْتَقِرّاً عِنْدَهُ قَالَ هَذَا مِنْ فَضْلِ رَبِّى لِيَبْلُوَنِىٓ ءَاَشْكُرُ أَمْ أَاكْفُرُ وَمَنْ شَكَرَ فَإِنَّمَا يَشْكُرُ لِفَنْسِهِ وَمَنْ كَفَرَ فَإِنَّ رَبِّى غَنِيٌّ كَرِيمٌ
Yande yanında kitaptan ilim bulunan biri ise: “Gözünü açıp kapayıncaya dek ben onu sana getiririm” dedi. Süleyman tahtı yanına yerleşmiş görünce şöyle dedi: “Bu, Rabbimin lütfundandır; şükür mü edeceğim, nankörlük mü edeceğim diye beni sınamak istiyor. Şükreden ancak kendisi için şükretmiş olur; nankörlük edene gelince, şüphesiz Rabbim zengindir, çok kerimdir.”
Neml / 44. Ayet
ق۪يلَ لَهَا ادْخُلِي الصَّرْحَۚ فَلَمَّا رَاَتْهُ حَسِبَتْهُ لُجَّةً وَكَشَفَتْ عَنْ سَاقَيْهَاۜ قَالَ اِنَّهُ صَرْحٌ مُمَرَّدٌ مِنْ قَوَار۪يرَۜ قَالَتْ رَبِّ اِنّ۪ي ظَلَمْتُ نَفْس۪ي وَاَسْلَمْتُ مَعَ سُلَيْمٰنَ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ۟
Belkıs’a: “Buyurun, saraya girin!” dendi. Onu görünce derin bir su sandı ve eteklerini yukarı çekti. Süleyman: “Bu, kristalden yapılmış şeffaf bir zemindir” dedi. Belkıs: “Rabbim! Ben gerçekten kendime zulmetmişim. Süleyman’la birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi.
Sebe’ / 20. Ayet
وَلَقَدْ صَدَّقَ عَلَيْهِمْ إِبْلِيسُ ظَنَّهُ فَاتَّبَعُوهُ إِلَّا فَرِيقاً مِنَ الْمُؤْمِنِينَ
İblis, onlar hakkındaki zannını doğruladı; müminlerden oluşan bir grup dışında hepsi ona uydu.
Sebe’ / 21. Ayet
وَمَا كَانَ لَهُ عَلَيْهِمْ مِنْ سُلْطَانٍ إِلَّا لِنَعْمَلَ مَنْ يُؤْمِنُ بِالْآخِرَةِ مِمَّنْ هُوَ مِنْهَا فِي شَكٍّ وَرَبُّكَ عَلَى كُلِّ شَيْءٍ حَفِيظٌ
Hâlbuki İblis’in onlar üzerinde hiçbir zorlayıcı gücü yoktu. Biz bunu, âhirete inananları, ondan şüphe edenlerden ayırt edelim diye yaptık. Senin Rabbin her şeyi gözetip korumaktadır.
Sebe’ / 12-14. Ayetler
Süleyman’ın vefatı ile ilgili âyet-i kerimeler de mealen şöyledir: “Süleyman’ın ölümüne hükmettiğimizde, ancak bastonunu yiyen bir ağaç kurdu ölümünü onlara gösterdi. O yere yıkılıp kesin olarak anlaşılınca cinler anladılar ki, şayet gaybı bilselerdi o küçük düşürücü azap içinde kalmazlardı.”
Sonuç ve Değerlendirme
Karınca vakasındaki “ezmek” fiili yerine “kırılmak” ifadesinin tercih edilmesi; dil bilincinin, kelimelerin kökenine inmenin ve tabiatı incitmeden yaşama şuurunun ne denli derin olduğunu göstermektedir. Bilimsel çalışmalarda dil bilmek, sadece kelime dağarcığını zenginleştirmek değil, aynı zamanda kavramların arkasındaki hikmeti ve kültürel mirası idrak etmektir. Kanunî Sultan Süleyman’ın ve Hz. Süleyman’ın hayatından damıtılan bu ince manalar, dili ustalıkla kullanmanın hem estetik hem de ahlâkî boyutunu gözler önüne sermektedir.
Şakir ALBAYRAK
Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER