logo

reklam

Erkeklerin Dul Ölmesi Caiz midir?

Erkeklerin Dul Ölmesi Caiz midir?

Sekiz kardeşin en küçüğü olarak dünyaya geldim. Annem ile ablalarım arasındaki ayırımı yapana kadar hayli zaman geçmişti. Abim ile babam arasındaki ayrımı da çok erken yaptığım söylenemez. Kapış kapış, elden ele, kucaktan kucağa çekiştirilerek büyüdüm. Altı kızdan sonra dünyaya gelmiş afacan bir erkek çocuk olarak çok şanslıydım. Babam beni çok severdi ama uzaktan severdi. Kucağına oturup sevildiğimi hiç hatırlamam. Belki de mizacımdaki sertliği küçükken babası tarafından saçları okşanmadan büyümeye borçluydum. Kafkas Kültürünün derin statükocu izlerini erken yaşamıştım. Annem babamın adını söylemez, babam bizi kucağına alıp sevmezdi. Ancak içliydi babam, berrak duygularla bakardı her şeye. Kul hakkından çok korkardı. Fındık bahçelerinin ortasında geçen çocukluğumuz arasında komşunun meyve dalının ucunda çürüyen meyvelerini yememizi bile bir izne bağlamıştı. Güvenilir bir adamdı babam. Tabiatla barışık ancak insanlardan her darbe yediğinde içinde cehennemi, dışında ise sükûneti yaşardı.

Bir defasında iyi beslenmiş, babayiğit, omurgalı bir tosunu hayvan pazarına babamla beraber götürmüştük.  Sonra birden satmaktan vazgeçti. Hazırlan evlat, bu hafta sonu yola çıkıyoruz. Bu öküz çok iyi sürümlük olur, onu kestirmeye kıyamam dedi. Ekin tarlalarına layık görmüştü tosunu. Apar topar hazırlıktan sonra yola koyulduk. İstikamet Ordu Merkez’den Ordu’nun Çambaşı Yaylası üzerinden Sivas Koyulhisar Kavacık Köyüne ulaşmak. Orada ihtiyaç duyan insanlara hayvanı satıp, kesilmesini önlemekti. Üç gün sürecek yolculuk için ne yaşayacağımızı kestirmeden yola koyulduk. İtiraz etme hakkımda yoktu doğrusu. Çünkü babam aklına koyduğunu yapardı. Tosun önde biz arkada, saatlerce dere tepe yol gittik. İnek gördüğünde adrenalin seviyesi yükselen öküzün peşinden koşup, onu tekrar yola koymak elbette benim görevimdi. Yaşım 12 civarındaydı. Babamın yanık sesinden türküler dinleyerek yol alıyorduk. Zaman içinde yürümekten hepimiz bitap düşmüştük. Öyle ki; genç tosun, yanından geçen ineklere bile bakmadan yoluna devam ediyordu.

Her sene yaylacılık kültürünün tecelli ettiği Karadeniz yöresinde, babam da bu yollardan birçokları gibi defalarca yürüyerek Çambaşı Yaylasına hayvan götürmüştü. Yollara o kadar aşinaydı ki ikindi vakti şurada olacağız dediğinde yanılmıyordu. Saatlerce yürüdükten sonra Turnalık denilen bir yere nihayet ulaşmış, bir handa konaklamıştık. Yıllar önce yapıldığı her halinden belli olan han, kim bilir kaç misafir ağırlamıştı. Odaların ağaçları, soğuğun ve güneşin tesiriyle renk değiştirmiş, solgun kahverengi bir hal almıştı. Konaklamak için kullandığımız han, tam bir romantizm havasındaydı. Gözümü iki defa kırptıktan sonra yorgunluktan kısa zamanda uykuya dalmıştım. Babam gecenin bir yarısında kalkmış, hadi evlat gidiyoruz demişti. Şaşkın bir şekilde kalkmış, apar topar toparlanmıştım. Gecenin üçü gibiydi. Sert dağ havası o kadar ferahlatmıştı ki beni, sanki saatlerce yürüyen ben değildim. Dingin bir şekilde kalktım. Babamın talimatlarına bağlı kalarak kısa zamanda hazırlanmıştım. Beş on tane evin olduğu ortamdan sessizce uzaklaşıp orman içinde yola koyulduk. Sağımız solumuz sisli çam ormanlarıyla çevriliydi. Garip hayvan sesleri arasında, içimdeki ürpertiyi babamın cesurca haykırdığı gesi bağları türküsüne karıştırıyordum. Nasıl bir cesaretti hiçbir zaman çözemedim. Uğultular arasından korkusuzca geçmek… Hayvan homurtularına meydan okumak…

Zamanı o kadar güzel kullanıyordu ki; öğle vakti Çambaşı’nda olacağız, oradan Karagöl istikametinden Çoban Bardağı’nı aşıp akşam Hergözü’nde olacağız demişti. O ıssız yolları bol miktarda su içerek, türkü dinleyerek, sarı tosunla dostluk içinde aşmıştık. Saatlerce yol yürüdüğüm halde alışmış olmaktan olmalı ki hiç yorgun hissetmiyordum kendimi. Bir parça kuru ekmek ve kurutulmuş peynirle karnımızı doyurmak, dünyanın en güzel yemeğinden lezzetli geliyordu bize. Hangi suyun başında duracağımız bile belliydi, bir şeyler atıştırmak için. Sonunda Çoban Bardağına gelmiş, dağın başından fışkıran sudan kana kana biz de içmiştik. Babamın anlattığı; sıcak kavurmayı yedikten sonra “soğuk suyu içen çoban donmuş ve oracıkta ölmüş” hikâyesi pek inandırıcı gelmese de bana yine de şaşırtıcı geliyordu. Su içerken tedirgin olmuştum. Buz gibi suyu içtiğimde ya ben de donarsam diye hafif çocuksu tedirginlik ben de yaşamıştım. Kısa bir moladan sonra sert esen rüzgârlar eşliğinde tekrar yola koyulmuştuk. Hava hafif sisliydi, güneş ferini kaybetmiş, gün akşama dönmüştü. Yürümeye koyulduktan kısa bir süre sonra bizi uzaktan fark eden koyun köpeklerinin üzerimize doğru geldiğini görmüştüm. Ben korkudan babamın yanına doğru sokulmaya çalışırken, sanki köpeklerle kırk yıllık arkadaşmış gibi davranan babamın “hoşt” demesiyle dağılan köpeklerin psikolojisini, hiçbir zaman çözememiştim. Yüksek dağların başından iki bin metrenin üstündeki kırlardan Hergözü’ne inmiş, eniştemin kız kardeşinde konaklamıştık. Sanki onlar da bizi bekliyor gibi Anadolu misafirperverliği nezaketi içerisinde evlerini sonuna kadar açmışlar, bizi misafir etmişlerdi. Bir gece konaklamış, sabah erkenden yine aynı tempoda yola koyulmuştuk. Tam bir günlük yol yürüdükten sonra akşam köyümüze varmıştık. Sonunda hayatım boyu unutamayacağım, babamın da ölene kadar hiç unutamadığı bir olay yaşamıştık. Kesilmesin diye onca zahmete katlandığımız “iyi tarla sürer” diye günlerce yürüyerek köye getirdiğimiz öküzü, soyadı bizimle aynı olan bir yakın akrabamız almış, anlaştıkları bedelin karşılığı olarak da babama altın vermişti. Ne var ki babam altınları kuyumcuya götürdüğünde “altınların sahte olduğu” ortaya çıkmıştı. Babam bu ihaneti her zaman anlatırdı bize. O günden sonra köye olan sevgim dip yapmıştı. Sınır kavgaları, su kavgaları, ihtiraslar ve anlamsız kavgalar. Bu yaşadığım ağır tecrübe köyden uzak durma duygusunu her zaman ağır bastırmıştır bana.

Rahmetli annem 1998 yılında hayata veda etmişti. Babam birçok evlilik teşebbüsünü başaramadı. Doğrusu biz de cahilliğimizden gerekli desteği veremedik. Annem öldüğünde babam 72 yaşındaydı. Her defasında evlenmek istiyor, bizler de her zaman bu istek karşısında temkinli davranıyor bu yaştan sonra evliliğin gereksiz olduğunu ima ediyorduk. Nihayetinde sekiz kardeştik babamıza elbette ki bakacaktık.

Rahmetli babam ölene kadar hiç mutlu olamadı. Hep bir yanı eksikti, her zaman hüzünlüydü, sığıntı gibi hissediyordu kendini ve haklıydı. Bir erkek sığıntı olmamalıydı. Yaşı kaç olursa olsun direğini, yuvasını, evini ocağını tüttürmeliydi. Kendini o alan içinde mutlu hissediyordu.

Babam öldükten sonra anladım ki erkek dul kalmamalıdır. Damadının gözüne bakmamalı, oğlunun kızının duyarsızlığına bırakılmamalıdır. İnsan tüm sırlarını eşiyle paylaşır. Onu eksik bırakmak, eşsiz sırdaşsız bırakmak ne büyük gafletmiş.

Babamı rahmeti rahmana teslim ettikten sonra anladım ki babalar derin acılarla doludur. O acı ve hüzünleri ancak bir eş teskin edebilirdi. Babamızı evlendirmemekle yanlış yapmıştık hem de çok büyük yanlış.

Erkeklerin dul bırakılması caiz midir bilmem ama evlendirilmemesi zulümdür.

Allah günahlarımızı affetsin. Tüm geçmişlerimize rahmet etsin.

Fatih Alim Daşpınar

Etiketler: » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » » »
Share
879 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

hasbahcegazetesi.com page title ... ... ... ... ... ...