Son Dakika


Şu dünyada bıçaktan daha keskin, insanı kendine getiren bir hakikat varsa, o da ölümü hatırlamaktır. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmaktadır:
“Lezzetleri bıçak gibi kesip atan ölümü çokça anınız.”
Âlim de olsak, tüccar da olsak, amir de olsak, memur da olsak; zengin fakir ayırt etmeksizin ölüm bizi mutlaka bulacaktır. Zira bundan kaçış yoktur. Hangi makamda ve konumda bulunursak bulunalım, ölüm bizi mutlaka bulacaktır.
Sakın ha, “Bir kere geldik dünyaya, dilediğimiz gibi yaşayalım” demeyelim! Unutmayalım ki bu dünyadaki imtihanımız da tek bir defadır, tadacağımız ölüm de… Mutlaka ulaşacaktır bize o an; eninde sonunda döneceğiz asıl menzile.
Sürekli kaçmayı bırakalım! Ölüm, göklerde onaylanmış gaybî bir karardır. Kimse kimseye “Biz olmazsak dünya dönmez” demesin; kimseye ölümsüzlük verilmedi ki bize verilsin! Bitmek bilmeyen dünyalık arzulardan uzak duralım. Kulluğumuzu, tövbemizi yarınlara ertelemeyelim ki sonumuz hüsran olmasın.
Şu kıyasları, hırsları ve uzun emelleri bir kenara bırakalım; göreceksiniz ki ruhumuzda o özlenen sekînet hâsıl olacaktır. “Yarın yaparım” diye erteleme ömrü; her anın kıymetini bil, adaletle, dürüstçe, hakkaniyetle… Zira yarınlarımızı harap edecek adımları kendi irademizle atan yine biziz.
Nerede öleceğimizi dahi bilmediğimiz bir hayat koşuşturması içindeyiz. O hâlde kalp kırmayalım, kalbimizi arındıralım. Vicdanımızın sesini dinleyelim; o her zaman bize doğruyu söyler.
Kalp bağımsızdır vücutta; irade ona müdahale edemez.
Ne yazık ki insanoğlu, o ölüm sekeratı kapısına dayanana kadar boş vermeye devam ediyor; sanki hiç ölmeyecekmiş gibi bir hayat sürüyor. İşte insanı mahveden, manen çürüten tam da bu umursamazlık değil midir?
Bilgeler, “Asıl felsefe, ölmeyi öğrenmektir” derler. Sahi, ölümün kendisi mi, yoksa onun kaygısıyla yaşamak mı daha zor? Eğer ölüm kötü, çirkin ya da haşa “kabih” bir şey olsaydı, Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Rabbine kavuşmayı hiç arzular mıydı?
Burada asıl mesele şudur: Allah’ın bizden muradı nedir, beklentisi nedir ve bizim bu ilahî beklentiye karşı tavrımız ne olacaktır?
İşte tam da bu yüzden, en büyük öğüt olan ölümü her an anmalı ve hayatımızın merkezine Kur’an-ı Kerim’in şu ilahî ölçüsünü koymalıyız:
“Her canlı ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz.” (Ankebût Suresi, 57. Ayet)
Düşünsenize, bu ayeti hayatımızın merkezine aldığımızda her şey nasıl da değişir! Ticaretimiz, evliliğimiz, akrabalık bağlarımız ve insan ilişkilerimiz bambaşka bir derinlik kazanır.
Bir alışveriş anında bu ayetin şuurunu yaşasak, hiçbir hileye ve aldatmaya başvurmadan dürüstçe hareket ederiz. Bir esnaf dükkânının en görünür yerine bu bilinci yerleştirse, ölümün hatırlatıcılığı ne büyük bir bereket olur!
Evliliklerde “Sen haklıydın, ben haklıydım” kavgaları yerine, “Allah hakkı” gözetilir ve ilişkiler muhabbet eksenine oturur. Ölümü her gün hissetmek, her an bu şuurla nefes alıp vermek insanı işte böyle güzelleştirir.
Bakınız, Hz. İbrahim (a.s.) bu hakikati nasıl dile getiriyor:
“Ölüm, bir dostun Sevgiliye davetidir; dostun dosta kavuşmasından hiç korkulur mu?”
İşte ölüm; seven kişinin Sevdiğine, Azrail aracılığıyla sunduğu bir itaat busesidir. Anla ki ölümü, ruhun açılsın, dert de tasa da rafa kalksın. Anla ve dünya hayatından yüz çevirip kollarını aşkla kucaklamaya hazırlan.
Zira ölümü anlamadan yaşayamaz insan… Gelinliğiyle bizi bekliyor ölüm; geçmek bilmeyen bir vuslat hâli… Ölümü sevmek bedel ister, arzulamak mücadele; tatmak ise, bunu hiç sorma!
Harun TAŞKIRAN
Etiketler: ahiret bilinci » anketbut suresi 57 » harun taşkıran » harun taşkıran kimdir » harun taşkıran köşe yazıları » hayata bakış açısı » hayatın anlamı » iman ve ahlak » islami yazı » manevi arınma » manevi huzur » nefs muhasebesi » ölüm bilinci » ölüm hakikati » ölüm sekeratı » ölüm ve hayat » sabır ve şükürYorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER