Son Dakika


AVRUPA’DA ARDA TURAN FIRTINASI: ŞAMPİYONLUK VE KUPA YAKIN!
DÜNYA NEREYE DOĞRU GİDİYOR?
DİKKAT: BU BİR TESADÜF OLAMAZ! 1726 Deschauffour Skandalı ve Kapıdaki 3. Dünya Savaşı!
Rıza Kayaalp Tarih Yazdı: 13. Kez Avrupa Şampiyonu!
Japonya’da 7.4 Büyüklüğünde Şiddetli Deprem: Tsunami Alarmı Verildi
Pergelin Sabit Ayağı Antalya’da Kaydedilenler ve Çağın Eşiğinde Türkiye
İnsanlığın en kadim, en yorulmak bilmez sorusudur: “Ben kimim ve insan nedir?” Bu soruya cevap bulma yolculuğunda gizlidir insanın hayat serüveni. İnsanoğlu kâinatın uçsuz bucaksız sessizliğinde hem toprağın en kaba maddesini bağrında taşır hem de ilahi bir nefesin en zarif sırrını… Ayakları balçığa saplanmışken gözleri hep ufuk çizgisinin ötesini, o hiç hatırlayamadığı ama özlemini bir an olsun dindirmediği o “asıl yurdu” arar. Beden denilen o ağır elbiseyi topraktan ödünç almıştır ve vakti geldiğinde onu asıl sahibine bırakıp gideceğinin farkındadır.
İnsan aslında tek bir varlık değil, iç içe geçmiş dört ayrı dünyadır. Bizde demirin sertliği, suyun akıcılığı, ateşin yakıcılığı, toprağın elementleri vardır; yani bir yanımızla cansız maddeyiz, “cemadatız”. Topraktaki mineral, bitki ve hayvan yönümüzle dünyanın bizzat kendisiyizdir. Toprak bizi tanır, besler ve en sonunda bizi bağrına basmak için sabırla bekler.
Sonra üzerimize bir canlılık hırkası giydirilir; büyürüz, gelişiriz, kök salmaya çalışırız; tıpkı bir bitki gibi. Ancak bitki toprağına mühürlüdür. Biz ise hareket ederiz, rızkımızın peşine düşeriz, korkarız ve hayvanla paylaştığımız o “limbik sistem” canımızı korumak için bizi tetikte tutar. Hayvanlar kendi varlığının farkındadır ama bu farkındalık fiziksel sınırlarla çizilidir. İnsanın farkındalığı ise fizikten metafiziğe uzanan devasa bir köprüdür. Sessiz, dilsiz olan toprak yanımız bize üflenen “Hay” esmasıyla hayat bulduğunda, o beden artık sadece bir madde değil, “nefh” edildiği makamın, o sonsuz genişliğin hatırasını ve emanetini taşır.
İsfahani, “insan” kelimesinin hem “nisyan” (unutmak) hem de “üns” (yakınlık) anlamlarına geldiğini söyler. Bu iki anlam, insanın dünya hayatında yaşadığı iç çatışmanın temelini de ortaya koymaktadır. Bizler nisyan tarafımızla o ezeli sözleşmeyi (Bezm-i Elest) unutmaya meyilli iken üns tarafımızla kendimizle, tabiatla, kâinatla ve en önemlisi de Rabbimiz ile bağ kurma ihtiyacının çatışmasını yaşarız. İnsan olmak işte bu iki zıt kutbun aynı göğüste çarpışmasıdır. Bizler:
* Yıldızlara bakıp hayal kuran ama yerçekimine boyun eğen,
* Ölümsüzlüğü arzulayan ama her nefeste ölüme yürüyen,
* Hata yapmaya meyilli (beşer) ama affedilmeyi bekleyen birer muammayız.
Kur’an-ı Kerim insanın yaratılış serüvenini iki aşamada anlatır: Halk (yaratılış) ve Nefh (üfleme). Şekillenebilir bir balçıktan, süzülmüş bir çamurdan başlayan yolculuk, “Ona ruhumdan üfledim” müjdesiyle şereflenir. Bu nefes, üflenen ruh; bizi sadece yaşayan bir canlı olmaktan çıkarıp hayatı anlamlandıran ve yeryüzünde sorumluluk alan bir “halife” kılar. Balçıktan halifeliğe giden bu yolun asaleti, Yaratan’a doğrudan muhatap olma şerefinden gelir.
Milyonlarca galaksi ve varlık arasından Allah’ın doğrudan karşısına alıp muhatap kabul ettiği, “Oku!” diyerek kitap gönderdiği, “kulum” diye hitap ettiği tek varlık insandır. Bizim insan oluşumuz; ne alet yapmamızdan ne bilincimizden ne zekâmızdan ne de gücümüzden gelir; bizim insanlığımız ve şerefimiz, doğrudan Allah’a muhatap kılınışımızda gizlidir. Hz. Ali’nin “Senin bana Rab oluşun, bana şeref olarak yeter” sözünde kastettiği sır da tam olarak bu muazzam muhataplık olmalıdır.
İnsan olmak bir varış noktası değil, bir yolculuktur. Beşer olarak doğarız; cemadat, nebatat ve hayvan yanlarımızı birer basamak yapar, üzerlerine o ilahi ruhu inşa ederiz. İnsan olmak; içimizdeki taş, bitki ve hayvan yanlarımızı o ilahi ruhun terbiyesinden geçirmektir. Eğer yaşadıklarımızı akıl süzgecinden geçirip onlara bir anlam yükleyebiliyorsak ve O’nunla ünsiyet kurabiliyorsak işte o zaman “eşref-i mahlûkat” (yaratılmışların en şereflisi) olma unvanını hak ederiz. Eğer insan içindeki o toprağı ruhun ışığıyla yakabilirse çamur olmaktan kurtulup elmasa dönüşür. Hikâyenin sonu aslında başladığı yerdir. Çamurdan gelen beden toprağa dönerken, emanet olan ruh da o “ezeli sevgiliye” kanat çırpar.
İnsan ne sadece çamurdur ne de sadece ruh. İnsan, bu ikisinin aşkla düğümlenmiş hâlidir. Ve o düğüm ancak “sevgi” ile çözülür.
Etiketler: beşer ve insan farkı » bezm-i elest sırrı » çamur ve ruhun aşkı » eşref-i mahlukat ne demek » felsefi insan analizleri » hayatın anlamı yolculuğu » ilahi nefes ve ruh » insan nedir » insanın dört dünyası » isfahani insan tanımı » kâinat ve insan bağı » nefsin mertebeleri » ruh ve beden ilişkisi » şehri kılıç » tasavvufi yazılar » yaratılış serüveniYorum yapabilmek için Giriş yapın.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
29 Nisan 2026 Din ve Yaşam, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Din ve Yaşam, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Sivil Toplum, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Spor, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Bilim ve Teknoloji, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Tüm Manşetler