Son Dakika


AVRUPA’DA ARDA TURAN FIRTINASI: ŞAMPİYONLUK VE KUPA YAKIN!
DÜNYA NEREYE DOĞRU GİDİYOR?
DİKKAT: BU BİR TESADÜF OLAMAZ! 1726 Deschauffour Skandalı ve Kapıdaki 3. Dünya Savaşı!
Rıza Kayaalp Tarih Yazdı: 13. Kez Avrupa Şampiyonu!
Japonya’da 7.4 Büyüklüğünde Şiddetli Deprem: Tsunami Alarmı Verildi
Pergelin Sabit Ayağı Antalya’da Kaydedilenler ve Çağın Eşiğinde Türkiye
İnsanız ya hani; halimiz halimize uymaz bazen. Ruhumuzun iklimi gökyüzüyle akrabadır. Duygularımız gökyüzü gibi her an değişime gebedir. Bazen sağanak sağanak hüzün yağarız yeryüzüne, peşinden gökkuşağı olur yedi rengin muştusuyla sararız semayı. Bazen ışıl ışıl güneşliyizdir, bazen de kışın sessizliği çöker omuzlarımıza. Yeryüzüne süzüle süzüle inen bir kar tanesinin dinginliğine bürünürüz. Bazen bahar çiçekleri gibi rengârenk oluruz allı yeşilli. Bazen de rüzgârların önünde savruluruz çöllerde susuz, perişan… Değişkeniz, tıpkı tabiat gibi…
Bu dünya mülkünde akıp geçen bir yolcuyuz. Ancak bizim yolculuğumuz, sadece nefes alıp veren bir “beşer” olmaktan ibaret değildir. Kur’an-ı Kerim’in pek çok ayetinde Allahu Teâlâ bizi yeryüzüne, göklere, gece ile gündüzün ihtilafına ve canlıların fıtratına bakmaya davet eder. Bu davet, sadece görsel bir seyir değil; aynı zamanda baktığını gören, gördüğünü anlayan bir “tefekkür” çağrısıdır. Başımızı kaldırıp etrafımıza “ibret” nazarıyla baktığımızda; o sessiz döngünün içinde insanlığımıza dair ne çok cevap, beşerlikten “insan olma” yolculuğumuza rehberlik edecek ne çok ders buluruz.
Kâinat, okunmayı bekleyen devasa ve dilsiz bir kitap gibi durur karşımızda. Bu kitabın her bir harfi, yaşama sanatının birer ustası olabilir bizim için. Hayvanlardan da yaşama sanatını öğrenebilmeli insan. Bazen bir kaplumbağa gibi olmayı denemeli mesela… Modern dünyanın o baş döndürücü hız tutkusuna, zamanı tüketme telaşına inat. Kabuğuna çekilip kendini gözden geçirmeli; anın tadını çıkara çıkara, sindire sindire yaşamalı. Koşmak her zaman kazandırmaz; koşmamalı ki çabuk yorulmamalı, ruhunun bedenine yetişmesine izin vermeli, menziline sükûnetle ulaşmalı.
Bazen bir serçe zarafetiyle kuşatmalı gönlünü… Küçücük bir lokmayla doyan o narin bedenin, Rezzak olanın huzurunda attığı o şükür dolu çığlıklarını kalbiyle dinlemeli…
Sevdayı ise bülbülden sormalı; bir gülü uyandırmak, bir gönlü coşturmak için gece gündüz demeden aşkla şakımalı… Sevdiğine serenat yapmalı, sesini evrene nakşetmeli. Bu coşkuyla yeni tomurcukları goncaya, goncaları güllere dönüştürmeli insan.
Bazen bir kartal olmalı. Geniş kanatlarıyla süzülmeli gökyüzünde. Hayatın küçük hesaplarından sıyrılmalı. Hedef belirlerken bir kartal keskinliğine bürünmeli; yükseklere çıkıp hayata geniş bir perspektiften bakabilmeli hakikatin geniş manzarasını görmek için…
Bazen bir yılan gibi sabırlı ve kanaatkâr olmayı da bilmeli. Yediğini yavaşça hazmetmeli, elindekiyle yetinmeli. Daha da önemlisi; o deri değiştiren tabiatı gibi, senede iki kez eski fikirlerinden sıyrılıp yeni bakış açıları geliştirmeli kendine. Ölümsüzlüğün iksirini uzaklarda değil, kendi öz cevherinde ve Rabbine giden o ince yolda aramalı. Dilindeki zehrin aynı zamanda şifası olduğunu unutmadan ona göre merhametle yaklaşmalı insanlara. Topraktan geldiğini hatırında tutarak sessizce ama derinden akmalı hayatın içinden…
Bazen azim ve sadakatle zorluklar karşısında bir karıncanın stratejisini kuşanmalı. Dağ gibi sorunları tek seferde omuzlamak yerine, parçalara bölüp yılmadan taşımalı. Etrafındaki çeldiricilere bakmadan, kendi yolunda toprağı incitmeden azimle, yumuşacık ilerlemeli…
Bazen de bir örümcek kadar mütevazı ama bir o kadar da koruyucu olmalı. “Olmazsa olmaz” şartlara takılmadan, bulunduğu her yeri evi, yuvası kılabilmeli… Gerektiğinde bir Peygamberi saklayan mağaranın ağzına küçücük cılız bedenini gererek büyütmeli, kendini siper etmeli; kutsallarını korumak uğruna yok olma korkusu yaşamadan varlığını ortaya koyabilmeli.
Doğa aslında bize her gün dilsiz bir alfabe fısıldıyor, sessiz öğretmenlik yapıyor. Bizler bu alfabeyi okuyabildiğimiz, hayvanların ve bitkilerin fıtratındaki o gizli öğretileri kendi ruhumuza katabildiğimizde “insan olma” yolculuğunda menzile varabiliriz. Belki de Allahu Teâlâ’nın yeryüzünün yaratılışında; güneş, ay ve yıldızlara bakmamızı, ayakları üzerinde yürüyen, sürünerek giden canlıları seyredip düşünmemizi istemesi, tabiatta gizli olan o öğretileri bulup çıkarmamızı istediğindendir.
Bizler, bu sessiz öğretmenleri dinleyebildiğimiz ölçüde hayat yolculuğumuzu huzurla tamamlayacağız. Kendimize bir soralım: Ruhumuz bugün hangi canlının rehberliğine muhtaç? Bir kartalın cesaretine mi, bir bülbülün sevdasına mı, bir kaplumbağanın sükûnetine mi, yoksa bir karıncanın azim ve kararlılığına mı?
Şehri KILIÇ
Etiketler: doğa metaforları » doğanın dili » farkındalık yazıları » hayatın anlamı » içsel yolculuk » insan olma yolculuğu » insan ve kainat » kişisel gelişim » manevi gelişim » Ruhun Terbiyesi » sabır ve azim » Şehri Kılıç » tabiat ve insan » tefekkür yazıları » yaşama sanatıYorum yapabilmek için Giriş yapın.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
28 Nisan 2026 Din ve Yaşam, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Sivil Toplum, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Spor, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Bilim ve Teknoloji, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Tüm Manşetler
27 Nisan 2026 Bilim ve Teknoloji, Eğitim, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Soru/Yorum, Tüm Manşetler