Son Dakika


Hayvan sevgisi, köylerimizden şehirlerimize kadar evimizde, bahçemizde, sokağımızda, mahallemizde bizzat besleyerek, severek, peşlerinden koşturarak iç içe yaşadığımız, toplum olarak aşinası olduğumuz bir duygudur. Millet olarak –belki de asırlar boyu- her sokakta, her köyde, her mahallede o kadar çok hayvan beslemişiz de asla yüksünmemişiz, bıkmamışız, üşenmemişiz. Kaldı ki, geleneğimizde yedirip içirdiğimizin hesabını yapmak, göze sokmak, başa kakmak yoktur. Bir millet için bu davranış başlı başına bir erdemdir.
Batı formatındaki, evde sahiplenme şeklindeki “hayvan severlik” bize bir moda/taklit olarak onlardan gelmiştir. Kadim kültürümüzde ihtiyacen kedi bulundurma dışında ev içinde hayvan besleme geleneği yoktur!
“Hayvanlara evde bakım modern çağda, şehirdeki sınıfsal farklılaşmanın, adlı adınca orta sınıfın gelişmesi ve genişlemesiyle güçlenmiş bir pratik(tir).”
Batı’da “evcil hayvancılık” son yüz yılda başlı başına bir iş, bir endüstri halini almıştır; hayvanların genetik yapısına müdahale edilmekte, minik yahut dev, şekilsiz hayvanlar elde edilmektedir! Pet-shoplarda hem bu hayvanlar ürün şeklinde teşhir edilip satılmakta, hem de hayvanlara yönelik yüzlerce çeşit ürün piyasaya sürülmektedir!
Bizler sokaklarımızda, mahallelerimizde yüzlerce kediye köpeğe hayrına bakarken, gönüllü evsahipliği yaparken, Batı ülkelerinin sokaklarında başıboş bir tane kedi-köpek bulamazsınız! Herkesin sahiplendiği kendi evinde, kendi mülkünde olmak zorundadır! Tabi bu “cezbedici gerçeğin” arkasında aslında bir hayvan katliamının yattığını kimse anlamaz da Batılılar hayvan sever olur, bizler hayvan düşmanı!..
Hayvan severliğin bayraktarlığını yapan Avrupa’nın sokaklarında başı boş, sahipsiz bir tane hayvan bulunmaması, Batı severler tarafından gözümüze sokulduğu gibi bir erdem yahut gelişmişlik hali değil, tersine zulüm ve tahammülsüzlük örneğidir. Eğer koca kıtanın sokaklarında kedi-köpeğe, hayvan barınağına rastlanmıyorsa, bu kesinlikle övünülecek bir durum değildir; tam tersine, mazisinde icra edilen ciddi boyutta bir “ilk hayvan katliamına” işaret eder!
İnsan söz konusu olduğu yerde hayvan dahil hiçbir şeyin birincil bir değeri yoktur ve olamaz! Başka bir deyişle; hayvan sevgisi adı altında insanı ikinci plana atacak hiçbir dünya görüşünün bir ehemmiyeti yoktur! En uç noktada, -günümüzde olduğu gibi- bazı odaklar “hayvanları insanlardan daha çok sevdiklerini/insan kadar yahut insandan daha fazla değer verilmesi gerektiğini” iddia edebiliyorlar! Bunlar nezdinde bile, hayvan türü insan türüne karşı asla tercih edilemez, zira bu iddia “kendi türüne” karşı hem düşmanlık içerdiği, hem de hayvan türü lehine insan cinsine zarar verdiği için “kanun koyucu” nezdinde bu fikrin bir değeri yahut haklılık payı olamaz/olmamalıdır! Çünkü, hayvan türünü kendi canlı türünden daha fazla sevmek bir sapma, bir hastalık hali ve her şeyden önce kendi türüne ihanettir!
Sorulması gereken soru şudur; hayvan severlik olarak bildiğimiz olgu, bütün akli ve varoluşsal bağlarından sıyrılarak günümüzde nasıl oldu da “Hayvanperestliğe” dönüştü? Biz toplum olarak -kültürümüz ve geleneklerimiz ortada iken- bu erdemli durumdan, günümüzde insanlığı ıskalayan hayvan istismarına uzanan bu çizgiye, “hayvanperestliğe” nasıl geldik?
Öyle bir salgın hatta hastalık halini aldı ki, artık insan türünün geleceğini tehdit edecek bir potansiyele sahip olduğu bile söylenebilir! İnsanları parçalayarak yaralayan/öldüren köpeklerin varlığına rağmen, “hayvanperestlerin” bu vahşi köpeklerin itlafına yanaşmaması da tehlikenin başka bir boyutunu göstermektedir.
Batı’ya ait romantizm ve hümanizm kavramlarının arkasına saklanan bir zihniyet, yıllardır kendimize ait ne kadar doğru varsa, bizi biz yapan ne kadar kadim değer varsa hepsini bombardımana tutmakta! Bir Alman’ın kafasıyla, bir Fransız’ın ağzıyla bize ait herşeyi küçümsemekte ve geri ilan etmekte! Biz Türklerin -güya-kaba saba oluşumuz ve bu Mustağriblerin (Batılılaşmış güruh) “hayvan sever” oluşu da bu nevidendir! Bu hal, gelenekleriyle veya sosyal/sınıfsal gerçeklikleriyle alakalı bir gelişme yahut dönüşüm değil, her şeyde olduğu gibi tepeden inme, mukallit bir haldir! Batıyı körü körüne taklit etmenin bir gereği ve -güya-çağdaşlığın bir dışa vurumudur!
Toplum olarak asırlardır, bunca kediye-köpeğe gönüllülük esasıyla bakarız, yediririz içiririz, kamu kurumlarımız bilabedel bu hayvanlara kol kanat gerer, hastalığı, aşısı, kısırlaştırmasıyla mensubu olduğumuz rahmet medeniyetinin bir gereği olarak ilgileniriz, fakat yine de bizler gerici oluruz! Onlar ise minik bir fino köpeğine kıyafet giydirip tasma takarak sokakta gezdirince, genetiği ile oynanmış bir zavallı bir hayvanı sahiplenince medeni/çağdaş/batılı olurlar!
Oysa Batılı zihin hastalıklıdır, Batı zihni şeytanidir!
Bırakın hayvanı, mensubu olduğu insanlığın bile menfaatini, iyiliğini asla düşünmez! Bu illetli zihin, “Kapitalizm Dini”nin inananı olarak sadece kârını/kazancını/sömürü payını düşünür!
Tek hedefi vardır; İslam düşmanlığı! İkincil hedefi ise; insanlığa düşmanlık! Bütün şeytani planları; İslam’ı yok etmek, dünya nüfusunu ne pahasına olursa olsun azaltıp kontrol altına almaktır!
Dünya nüfusunu azaltmak için, fıtrata ve insan onuruna aykırı onlarca yöntem deniyorlar. Biyolojik müdahale ve Lgbt+ iğrençliği bu yöntemlerden biridir! Akla ziyan ancak, “hayvan severlik” de “insanı yalnızlaştırmayı” hedefleyerek bu amaca hizmet eder! Başlangıçta kedi-köpek beslemek, yalnızlığa mahkum Batılı insanın meşgalesi idi. Yalnız yaşamağa, yeni bir yaşam tarzı olarak aile kurmayı reddedenler de dâhil olunca, hayat standardıyla orantılı olarak evde hayvan besleme sayısı da arttı! Batı’da o kadar ilgi gördü ki, “hayvan severlik” ticarete dönüştü. Şimdilerde milyar dolarlık bir sektör durumunda. Hem dünya nüfusunu azaltmak isteyen küresel güçler elinde, hem de evcil hayvan sektörünün devleri elinde hayvan severlik çığırından çıkmış/çıkarılmış durumda! “İnsana hayvandan daha güzel dost olmaz, evcil hayvanın varken başka arkadaşa gerek duymazsın” gibi haddini aşan safsatalar kullanılarak aile, akraba, dostluk ilişkileri insana yükmüş gibi gösterilmekte!
Meseleyi hayvan severlik-İnsan sevmezlik paradoksuyla ele alan Sezer Özseven’in çarpıcı makalesi pek çok haklı noktaya vurgu yapıyor. Birkaç alıntı yapmakta fayda var:
“Hayvan mamasına verilen kıymetin mamasız büyüyen bebeklere verilmediğini görüyoruz. Bugün hayvan mamasındaki KDV’yi dert edenlerin derdi niye insanların yarı çıplak sokaklarda uyumak zorunda kalması değil?
Niye küçücük çocukların köprü altlarında mendil satması değil? Niye iş bulamadığı için intihar eden bir üniversite mezunu genç değil?
Neoliberalizm yalnızlaştırdığı insanı aşırı hayvan sevgisiyle, aşırı doğa sevgisiyle o fanusun içinde tutar”
Özseven, “İnsana yabancı bir hayvan severlik” alt başlığı altında, genetikleri değiştirilerek özel üretilen bazı hayvan türleri hakkında da “Peki bu hayvanların üretilmesinin, evde beslenmesinin altında ne yatıyor? Hayvan severlik mi yoksa insan sevmezlik mi?” diye soruyor?
Sokaklar başıboş kedi-köpek doluyken, bunları sahiplenmek yerine Laboratuar ortamında üretilen tuhaf hayvanların zengin sınıf tarafından sahiplenilmesi meseleyi içinden çıkılmaz hale getiriyor! Üstelik bu tuhaf Laboratuar canlıları hem özel ilgi istiyor, hem özel beslenme istiyor ve hem de fiyatı çok yüksek! Bu durum, bırakın yoksul, ihtiyaç sahibi insanlara ilgiyi, gerçekten yardıma muhtaç sokak hayvanlarına ilgiyi bile açıkça yok eden, üreticilerin kârını katlamasına hizmet eden bir istismar türüdür! İşin dramatik yanı -bir örnek olarak- bu “insan sevmez” hanımların ve beylerin ilgi ve sevgi alanına giren genetiğiyle oynanmış Scottish Fold türü sevimli kedilerin ve Pug, Boxer türü köpeklerin, kendi cinslerine özgü kalıtsal hastalıklardan dolayı (eklem ağrıları ve böbrek yetmezliği vs.) sürekli acı çektikleri bilinmesine rağmen yine de üretilmeye ve sahiplenilmeye devam edilmesidir.
Nitekim Hollanda’da genetik yapılarındaki bozukluklar nedeniyle fiziksel zarar gören hayvanların üretilmesi 2014 yılında yasaklanmıştı. Scottish Fold kedilerin ve ağızları kafatasının yarısından daha kısa olan köpeklerin üremesine izin verilmiyor. Ancak kısa burunlu köpekler ve kıvrık kulaklı kediler hâlâ yasa dışı bir şekilde alınıp satılıyor.
“Pug, Boxer ve Fransız Buldoğu gibi düz suratlı melez köpekler insanlara sevimli görünse de, ciddi genetik rahatsızlıklara sahipler, hatta bu genetik bozukluklar felce kadar uzanabilen sorunlar yaratmakta. İnsanlara bu yönleriyle hitap eden hayvanların genetik manipülasyonlarla ve bu genetik sorunlara sahip hayvanların çoğaltılmasıyla oluşturulan ticari kazanç, onları gerçekten sevmemizle çelişen bir hareket.”
Ülkemizde “Hayvanperestliğin” sebepleri:
1- Körü körüne Batı yaşam biçimlerini taklit; oradan gelen her şeyi yegâne doğru olarak eleştirmeden kabullenme,
2- Fıtrî bir ihtiyaç olmasına rağmen aile kurmaktan, çocuk yapmaktan, evlat edinmekten ve onlarla ilgilenmekten kaçınmak,
3- Kalabalıktan hoşlanmamak, anti sosyal olmak, yalnız başına yaşamayı tercih etmek,
4- Günümüzde post-kapitalist ve neoliberal politikalarla bizzat kendi türüne, yani insana düşman olmak, insanlara yabancılaşmak,
4- Zengin sınıfın, türedi hayat tarzı olarak, sanki zaruretmiş gibi kedi-köpek bakma işini “sınıfsal” bir gösterişe çevirmek,
5- Değişik sebeplerle kendi mensup olduğu milleti küçümsemek, sevmemek, dertlerine yabancı kalmak,
6- Hayvanları sevmede, korumada ve yaşatmada kendi halkının üstünde değer atfetmek,
7- Son derece alakasız romantik ve hümanistik duygularla, hayvana ilişkin her şeyi yüceltmek ve doğal (fıtri) bağlamından koparmak.
“Hayvanperestlik” ile varılmak istenen nihai nokta/hedef nedir?
1- İnsanı yalnızlaştırma, eve hapsetme anlamında bilinçli bir “operasyon”dur,
2- İnsanın ilgisini hayvanlar üzerine yoğunlaştırarak kendi cinsine yabancılaştırmaktır,
3- Hayvanlar üzerinden yapay bir meşguliyet, ilgi alanı oluşturarak insanı faydalı ve ulvi hedeflerden uzaklaştırmaktır.
Kapitalizmin yaşam şekli, geleneksel sosyal yapımıza büyük zararlar vermekte, sosyal bünyemizde kapanması zor yaralar açmaktadır; aileyi parçalamakta, akrabalık ve dostluk bağlarını koparmakta, komşuluk ilişkilerini yok etmekte ve en önemlisi bir milletin “bir arada yaşama iradesini” elinden almaktadır! Yalnızlaşan, içine kapanan, hayvan sevgisine mahkûm edilen ve “bilinç tutulması” yaşayan insan; ne kaybettiklerinin, ne aldığı yaranın farkına varabilir, ne de yaralarını tedavi edebilecek çözümler üretebilir!
Elbette yalnızlaşan insan, teselliyi başka alanlarda arayacaktır. Zaten modern yaşam tarzı insanın hayatında boşluk bırakmayacak kadar hareketli; insanların yaşamını ya uyuşturucuyla, ya alkol ve kumarla, ya bilgisayar -oyunlarıyla, olmadı kediyle- köpekle dolduruyor. Belki en masumu evcil hayvanlardır, ancak kediler insanın duygusal açlığını gidermeye yeter mi, köpekler ailenin, dostların, insanın yerini tutar mı, kuşlar sohbet-muhabbet ihtiyacını giderebilir mi?
“İnsandan uzaklaşmaya sebep olan bir hayvan tapıncı(hayvan sevgisi olarak tarif etmek yeterli değil), doğa tapıncı insanın varlığıyla çelişen bir durumdur. İnsandan uzaklaşan hayvan sevgisi ya da doğa sevgisi, hayvan tapıncına ve doğa tapıncına dönüşür. Sevgi de ortadan kalkar böylelikle.”
“Hayvan sevgisi” sadece “sevgi” olmaktan çıkarılıp öylesine istismar edilmektedir ki, açıkça metalaştırılmasından söz edebiliriz.
“Kendine yabancılaşan insanın hayvan tapıncı, aslında metaya dönüşen hayvan sevgisinin adıdır. Bu hayvan tapıncının gerçek hayvan sevgisiyle uzaktan yakından alakası yoktur. Etrafımızda bebek elbisesi giydirilmiş kediler görüyoruz. Kuaföre götürülen süs köpekleri görüyoruz.
Bu bir hayvan sevgisi midir yoksa sevginin metalaştırılması mıdır? Bu gerçekten de bir hayvana yardım edilmesi midir yoksa insanın kendi duygusal açlığını tatmin etmek için hayvan sevgisini meta olarak kullanması mıdır?
Bu sevgi sunidir, yapmacıktır ve bir endüstrinin ürünüdür. Pazarda üretilir ve hayvanın üzerine giydirilir.”
Hatta bu metalaştırma süreci sınır tanımayacak şekilde devam ediyor. Buyurun onlarcası açılmış olan “Özel Hayvan Mezarlığı” İlanlarına;
“Hayvan severlerin Evcil Hayvanının, can dostunun vefatı sonrası onları son yolculuğuna en güzel şekilde uğurlamak isteyen kişilere yardımcı olmak için buradayız. Evcil Hayvanlarımızla kurulan dostlukları bağı bir vefa borcu olarak görmek, onlara dünyadayken ne kadar kıymet veriyorsak onları son yolculuğuna da en güzel şekilde uğurlamak istiyoruz.”
Bizler, kimi kimsesi olmayan nice insanın öldüğünde, bir daha asla hatırlanmayacağı “kimsesizler mezarlığına” adsız-unvansız defnedilmesini bir şans sayarken, evcil hayvanına özel mezar ve anma ritüeli yapanların insaniyetinden/insan sevgisinden söz edebilir miyiz?
Kaldı ki hayvan sevgisi, insanı daha çok sevmeye, birbirine daha fazla yakınlaştırmaya sebep olmalıyken, maalesef Kapitalist/Neoliberal bakış açısı bu sevgiyi/ilgiyi “pazardan alınıp satılan bir meta haline getirmiştir.
“Hayvan tapıncının, doğa tapıncının hiç şüphesiz psikolojik bir boyutu var. Hayvanlara elbise giydirerek AVM gezdirmenin sağlıklı bir insanın yapabileceği bir şey olduğunu kimse söyleyemez. Ancak bugün bizi daha fazla ilgilendiren şey psikolojik rahatsızlığın ötesinde bu durumun, insanın varlığını sürdürmesini tehdit etmesidir.”
Allah Teala’nın doğayı da, hayvanları da insanoğlu için yarattığı hakikati unutulmadan, insanı bu tali varlıklar nezdinde değersiz kılacak her türlü görüş ve eylemin tabiatın dengesini ve insanın fıtratını bozacağını göz önünde bulundurmalıyız. Bu bozulmanın insanoğlunun başına ne tür sorunlar açabileceğini düşünerek de hayvanları istismar ederek yaratılışı zorlayan “şer odaklarına” karşı bir mücadele yöntemi geliştirmeli ve insanları bilinçlendirmeliyiz!..
Tamam sokak hayvanlarını koruyalım, kollayalım, belediyeler toplayıp götürdüğünde takip edelim, Hayvan Barınaklarında telef edilmelerine, katledilmelerine elbette mani olalım, ancak bunu yaparken şımartılmalarına, aşırı sevgi gösterilerine ve tapınılmalarına da engel olalım.
Hayvan severlik konusu nerden baksan çelişkiler ve istismarlar yumağıdır! Bir iki örnek verelim:
“Türcülük” diye ne idüğü belirsiz bir kavram uydurarak, o kıt akıllarıyla insan yaratılışının bir gereği olan insanoğlunun hayvan eti yemesini, binek veya taşıma aracı olarak kullanmasını vs. tuhaf karşılayan, vahşetmiş gibi gören bir zihniyet var. “Oxford Sözlüğü türcülüğü “insan türünün üstünlüğü varsayımına dayanarak belli hayvan türlerinin sömürülmesi ya da ayrımcılığa uğratılması” şeklinde tanımlamaktadır.”
Türcülük, ırkçılığın hayvana uyarlanmış versiyonu. Bu fıtratı bozuk tipler, kendilerini vegan yahut hayvan sever olarak tanımlıyorlar. Ancak, hayvan etiyle beslenmek, hayvanlardan ihtiyacına göre istifade etmek üzere tasarlanmış insanoğlu adına bunları vahşet olarak gören bu zihniyet hayvan sever değil, bilakis hastalıklı bir kafa yapısına sahiptir. Yenilmemesi durumunda sayıları artarak dünyayı işgal edeceği, doğal kaynakları tüketeceği düşünülmesi gereken hayvanları, sonunda katliama tabi tutmak bu türedi akıllılara herhalde daha mantıklı geliyor olmalı! Olmaz iş de değil doğrusu!
Kaldı ki benzer bir durumun yol açtığı felaket için 2020 Yılında yaşanan “Avustralya’da deve katliamı” haberleri anılmaya değer.
Aynı şekilde Avustralya’da sayılarının aşırı artmasından dolayı, doğal kaynaklara zarar verdikleri iddiasıyla düzenli katliama tabi tutulan Yaban Atları (Zebralar) ve Kanguruları vs. de hatırlatmış olalım.
“Karbon salınımını azaltma” safsatasıyla, bir yandan dünyadaki büyük baş hayvan türünü canice yok etmeyi planlayan Post-kapitalizm, diğer yandan kuzu postuna bürünüp kedi-köpeği koruma numarasıyla da “Hayvanperestliğe” soyunuyor!
Bir yandan derisi, kemiği, ayak tırnağı bile zayi edilmeden fakir fukaranın kursağına giren “kurban” ibadetini vahşet olarak nitelendirirken, bir yandan da safariler düzenleyerek, zevk için yahut derisi ve kürkü için hayvanları katletmeye devam ediyor.
Sözlerimize yine Sezer Özseven’in şu harika tespitleriyle son verelim; “İş basit bir hayvan sevgisinin ötesinde psikolojik bir rahatsızlık boyutuna ulaşmıştır. O yüzden abartılı bir hayvan sevgisinin ya da abartılı bir doğa-ağaç sevgisinin altında her zaman bir “insan sevmezlik” yatar.”
Aşırı hayvan sevgisi ya da Hayvanperestlik; hayvana, insana yahut tabiata karşı sevgiyi geliştirmeye çabası değil, insanî ve doğal özellikleri yok etmeye yönelik bir çaba ve suistimal biçimidir! Bu çaba ve suistimal, sadece insanı insana yabancılaştırarak hayvanatın ve tabiatın da yok edilmesinin önünü açacak büyük bir tehlikeye işaret etmektedir!
Necdet MEŞE
Kaynak: Genç Öncüler Dergisi Temmuz 2023 Sayısı
Yorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER