Son Dakika


Ümmetin Yiğit Evladı Aliya İzzetbegoviç’i Vefatının 23. Yılında Rahmetle Anıyoruz
Bizim de Suçumuz Var
AZERBAYCAN’DAN TÜRKİYE’YE İNANÇ HÜRRİYETİNİN EVRENSEL SINAVI
Bir Başörtüsünden Fazlası Var, Bilesin Azerbaycan
FIRTINA VE KARTAL’IN AVRUPA ZAFERLERİNDEN PAZARTESİ DERBİSİNE…
Almanya’da Tren İstasyonlarında Yeni Dönem: Alkol Tüketimi Yasaklandı
Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında imzalanan Mekke anlaşması, uzun vadeli ve kapsamlı bir stratejik planın ilk adımı olarak küresel ve bölgesel denklemde tüm dikkatleri üzerine çekti. Her ne kadar bazı çevreler tarafından bu gelişme erken bir coşkuyla “İslami NATO” şeklinde nitelendirilerek büyük bir heyecanla karşılansa da, jeopolitik gerçekler ve sahadaki aktörlerin hesapları çok daha karmaşık bir tabloya işaret etmektedir. Bu tür büyük ölçekli paktlar, anlık gelişmelerin değil, yıllara dayanan stratejik akılların ve derin diplomasi trafiğinin birer ürünü olarak okunmalıdır.
Her şeyden önce, geleneksel olarak ABD ekseninde yer alan bu üç ülkenin coğrafi konumuna bakıldığında çarpıcı bir gerçekle karşılaşılır; bu üçlü, İran’ı adeta kusursuz bir üçgen içine almaktadır. Bu denklemin varlığı göz önüne alındığında, söz konusu anlaşmanın Amerika Birleşik Devletleri’nin bilgisi, haberi ve onayı dışında gerçekleştiğini düşünmek hayatın olağan akışına ve uluslararası ilişkilerin temel dinamiklerine tamamen aykırıdır. Washington’ın stratejik süzgecinden geçmeyen böylesine kritik bir hamlenin bu coğrafyada hayata geçirilmesi imkansızdır.
Görünen o ki, uzun yıllar süren ve artık sürdürülemez hale gelen çatışmalar ile maliyetli krizler nedeniyle yorulmuş olan ABD, Ortadoğu’da yeni ve kontrollü bir sistem arzu etmektedir. Bu yeni sistem, bir yandan kendi çıkarlarını korurken aşırıya kaçan hamleleriyle kontrolden çıkabilen İsrail’i frenlemeyi hedeflerken, diğer yandan da oluşan güç boşluğunda meydanı tamamen İran’a ve onun bölgesel vekillerine bırakmamayı amaçlamaktadır. Bölgesel güç dengelerinin titizlikle teraziye konulduğu bu süreçte, ABD kendi hegemonik çıkarlarını koruyacak yeni maşalar ve paktlar üretme ihtiyacı duymaktadır.
Öte yandan, bölgedeki diğer aktörlerin hamleleri de bu tabloyu tamamlamaktadır. İsrail halihazırda Asya’nın yükselen devi Hindistan ile stratejik ortaklık yürütmekte ve Suudi Arabistan’ın bölgedeki en büyük rakiplerinden biri konumundaki Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) ile oldukça sıkı ilişkiler içindedir. Suudlar, Türkler ve Pakistanlılar arasında kurulan bu yeni eksen, İsrail’in ve müttefiklerinin bölgesel hamlelerine karşı dengeli bir ağırlık merkezi oluşturmayı hedeflerken, aynı zamanda Körfez ve Asya hattındaki ticaret ve güvenlik yollarının kontrolünü de elinde tutma çabasının bir parçasıdır.
Türkiye’nin dış politikada karşılaştığı temel meydan okuma genellikle kamuoyunda İran-İsrail, Hindistan-Pakistan ya da Ukrayna-Rusya hatları üzerinden okunmaktadır. Oysa Ankara’nın asıl zorlandığı ve dış politika yapıcılarını en çok düşündüren ikilem bu değil, Avrupa Birliği ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki hassas çizgidir. Mekke anlaşmasını bu karmaşık ve çok katmanlı ikilem içinde değerlendirmek, olayı doğru okumak adına elzemdir; zira bu anlaşma, ABD lehine bir denge unsuru olarak okunmalıdır.
Avrupalı ülkelerin son dönemde birdenbire parlayan ve diplomatik çevrelerde şaşkınlık yaratan “Türkiye sevgisi” de aslında bu stratejik kaygının ve güç değişimini yakından takip etme isteğinin doğrudan bir ürünüdür. Brüksel ve başkentler, Türkiye’nin bu yeni paktlar içerisindeki konumunu ve Batı ittifakı içindeki ağırlığını kaybetmesinden endişe etmekte, bu yüzden de ani bir yumuşama ve yakınlaşma politikası izlemektedirler. Türkiye ise bu coğrafi ve siyasi sıkışmışlık içinde kendi milli çıkarlarını korumanın hesaplarını yapmaktadır.
Günümüz dünyasında, ufukta beliren ve her an patlamaya hazır büyük bir küresel çatışma öncesinde dünyanın dört bir yanında cepheler yavaş yavaş kurulmakta ve netleşmektedir. Böyle kritik bir tarihi eşikte Türkiye; keskin bir cephe seçmek, tamamen tarafsız kalarak fırtınanın geçmesini beklemek ya da kendi bağımsız jeopolitik cephesini kurmak seçenekleri arasında son derece hassas, dikkatli ve özenli bir diplomasi yürütme çabasındadır.
Mekke anlaşması, Ankara’nın bu büyük ve tehlikeli stratejik yolculukta elini güçlendiren ama aynı zamanda yönetilmesi gereken ciddi riskleri de beraberinde getiren tarihi bir dönüm noktasıdır.
Ayetullah COŞKUN
Etiketler: ABD dış politikası » ayetullah coşkun » bölgesel güvenlik paktı » dış politika analiz » İran üçgeni » İslami NATO » İsrail ve Ortadoğu » jeopolitik hamleler » küresel cepheler » Mekke anlaşması » Ortadoğu dengeleri » stratejik denge siyaseti » Türkiye AB ilişkileri » Türkiye Pakistan Suudi Arabistan » Türkiye stratejik konum » yeni güvenlik sistemiYorum yapabilmek için Giriş yapın.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
19 Ekim 2026 Din ve Yaşam, Dünya, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Tüm Manşetler
19 Ekim 2026 Dünya, Eğitim, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Sivil Toplum, Siyaset, Tüm Manşetler
17 Ekim 2026 Dünya, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Sivil Toplum, Siyaset, Tüm Manşetler
16 Ekim 2026 Bilim ve Teknoloji, Ekonomi, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Siyaset, Tüm Manşetler