Son Dakika


Perşembe 04.45 sularındayız. İstanbul’da yaşıyoruz. Gündüzleri gürül gürül akan İstanbul’un gecesinde, etraf sessiz; sadece hafif müziğim ve bilgisayarımın tuş sesleri var. Bana sorsanız, koca İstanbul uyuyor ve bir tek ben ayaktayım. Tek başıma. Sadece müziğim var. Daha fazla yalnızlık çağrışımlı kelime kullanmama gerek var mı? Zira gürül gürül akan gündüz İstanbul’u, yani kalabalığı biliyoruz. Ama şimdi yalnızlık çöküyor. “Kalabalık yalnızlık” mı dediniz?! İşte tam da üzerine bastınız! Kalabalık yalnız toplum, kalabalık yalnız ülkem!
Konumuz sosyal bir proje olarak kalabalık yalnızlığa itilen toplum, sevgili okur. Şöyle itirazlarınızı duyar gibiyim: “Hayır, bu modern çağın bir getirisi, bir şeye itildiğimiz falan yok!” “Hayır, bu yeni jenerasyonun vefasızlığından kaynaklanan bir sosyal çöküştür!”
Fakat iddiamda ısrarcıyım sevgili okur: Toplum, sosyopolitik olarak yalnızlığa itiliyor; kimliksizleştiriliyor, aidiyetsizleştiriliyor, kimsesizleştiriliyor ve çaresizleştiriliyor.
Böyle bir iddiada olası amaçlar nelerdir diye bir düşünelim o halde. Belki bana hak verirsiniz.
İddiamın kaynağı, kalabalıkta yürürken birbirine çarpıp birbirini hissetmeyen insanlar değil. Hissizliğin yaygın semptomları da değil. Geçen gün bir sohbette değinilen ve gittikçe bozulan ekonomiye rağmen bir ev arkadaşına dahi katlanmak istemeyip tek başına yaşamak için ev tutan insan sayısı da değil. (Gerçi bu da pekâlâ bir neden olabilirdi.)
Konumuzun sebebi, insanın kendi tapınma eğiliminin (narsisizmin) artık yüksek sesle dillendiriliyor olması. “Ne alaka?” ya da “Nasıl bir somut ilgi bağı kurdun?” diyebilirsiniz. Kurdum vallahi. İnsanın kendini yüceltmesi/tapması işte!
İnsan ilişkilerine dair birkaç cümle yazacağım bize oldukça tanıdık gelen, sıkça duyduğumuz;
“Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum.”
“Ana babaya öf bile demeyiniz.”
“Aile toplumun temelidir.”
“Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.”
“İnsan en çok vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır.” Bu sözlerin ortak noktasının, insanı mütevazı olmaya iten, birliktelik aşılayan, iletişim becerisi ve saygı gerektiren ve en önemlisi misyon ve amaç yükleyerek bir KİMLİK veren nasihatler olduğunu fark ettiniz mi?
Şimdi biraz kurcalayalım:
Bulunduğumuz zaman diliminde kimseye öğretilen bir şey için şükran duymaya ihtiyacımız yok; zira öğrenmeye ihtiyacımız yok. Zannediyoruz. Hatta öğretmek isteyenlere çıkışıyoruz bile yer yer. Atölyede Usta-çırak; okulda öğretmen-öğrenci kışlada komutan-asker belki. İlişkiler gittikçe silikleşmeye başladı. Biz biliyoruz ve KENDİMİZ de başarırız!
Bulunduğumuz zaman diliminde her nasıl öğretici-öğrenici konumu kaybolmaya yüz tutuyorsa sanki artık disiplin edici -terbiye edici- ilk eğitim verici ve yol gösterici ebeveyne de ihtiyaç yok. Hatta sanırım artık aileye de eskisi kadar ihtiyaç yok. Ne dersiniz! nüfusu 20 milyona dayanmakta olan İstanbul şehrine bakarak?! Eski zamanların ticaret güvenini temsil eden aile bağlarına güven hâlâ önemini koruyor mu? Yoksa günümüz ticareti de “yalnız” gezen aslanların mabedine mi dönüyor?
Ya da artık mahalle arkadaşlıkları var mı? Çocukluk arkadaşlıkları, on yıllarla ifade edilen dostluklar. Eh, bu biraz var. Çok da haksızlık etmeyelim; henüz dibini sıyırmamışız o halde hala umut var ve yazı amacına ulaşacak demektir: İnsan vakit geçirdiği 5 kişinin ortalamasıdır. “Bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim.”
Kim olduğumuzu, değerlerimizi bize öğretenler olmadan, bizi terbiye edici ve uyarıcı olmayan, öğretilmediğimiz, duyulmadığımız, anlaşılmadığımız, sormadığımız, soracak kimse bulamadığımız, sorgulayacak kimse bulamadığımız kimselerimiz olmasın diye bilinçli şekilde bireysel olarak yalnızlaştırılıyoruz. Gittikçe bunalan insanların olduğu bir toplum olarak, intihar sayısı artsın diye, milli kimlik kaybolsun diye, toplumsal güven kaybolsun diye, bireysel bunalımlar toplumsal bunalımlara dönüşsün diye toplumsal olarak yalnızlaştırılıyoruz.
Bize siz kendinize yetersiniz, kimseye ihtiyacınız yok diyorlar.
Büyük ailelerimiz küçük ailelere dönüşmüşken anne-baba, kardeşi de çıkartarak bir kişilik bireysel yaşam biçimleri öneriyorlar bize. “Hanay”ları olan büyük evlerden 1+0 stüdyo dairelere. “Hayır, senin fikirlerin en kıymetli, kimseyi dinleme” mealen; seni eleştirecek yapıcı önerilerde bulunacak ya da hatalarında uyaracak kimse olmasın! Hayır, bunu kendin başarırsın yardım isteme, ya da kendisi başarsın yardım etme! Mealen;” birbirinizin acı ve üzüntüsünde paylaşıcı olmayacağınız gibi başarı ve sevinçlerinizde de paylaşıcı olmayın. Hüznü ve sevinci hissedemez olun ki yavaş yavaş duygusuz robotik bir insan modeline ilerleyebilelim.”
Robot istilasının makinalarla geleceğini düşünüyordunuz değil mi? Bu da bir tür hissizleşme, kimliksizleşme, değersizleşme, robotlaşma değil midir sayın okuyucu?
Büşra BULUT
Etiketler: aile toplumun temelidir » ana babaya öf bile demeyiniz » Av. Büşra BULUT » bana arkadaşını söyle sana kim olduğunu söyleyeyim » Bana bir harf öğretenin 40 yıl kölesi olurum » Büşra BULUT » değersizleşme » hissizleşme » İnsanın kendini yüceltmesi » istanbul » kalabalık » kalabalık yalnızlığa itilen toplum » Kalabalık Yalnızlık » kimliksizleşme » Kimliksizleşmeye İtilen İstanbul Toplumu » narsisizmin » Robot istilası » robotlaşma » sosyal bir proje » yalnızlıkYorum yapabilmek için Giriş yapın.
BENZER HABERLER