Son Dakika


Yazının Gizli Tarihi: ANU’dan Kenger’e, Aran’dan Göktürk’e Dünyayı Saran Medeniyet
Beşiktaş ve Trabzonspor’un Avrupa’daki Rakipleri Belli Oldu
Macaristan’da Kâbus Akşamı: Trabzonspor Ferencvaros’a Farklı Boyun Eğdi
Kartal Kaybetse de Turladı: Beşiktaş UEFA Avrupa Ligi’nde Lig Aşamasına Yükseldi
Fenerbahçe ve Galatasaray’ın Şampiyonlar Ligi’ndeki rakipleri belli oldu!
Fenerbahçe 18 Yıl Sonra Şampiyonlar Ligi’nde!
Bir süredir farklı üstadlarla yaptığımız sohbetlerde hep aynı arayış içindeydik. Müslüman coğrafyanın mücadele sahasındaki asıl krizi nerede aramalı? Kimi zaman mesele askerî kapasiteye, kimi zaman diplomatik zafiyete, kimi zaman ekonomik bağımlılığa bağlandı. Fakat bu sohbetlerden birinde bir üstadımız, meseleyi bambaşka bir yere, çok daha köke yakın bir yere taşıdı. Asıl sorun ne silahta ne stratejide, temsiliyet ve ahlak ekseninde düğümleniyordu.
O konuşmanın ardından zihnimde yeni sorular belirdi. Peki bu tespit sahada nasıl işliyor? Bir devlet ya da bir hareket, “temsiliyet” iddiasını kaybettiğinde bunun somut karşılığı ne oluyor? Ahlakî meşruiyet zedelendiğinde, güç neden bir süre sonra kendi elinde eriyor? İşte bu yöneliş, beni tam da burada sahadaki işleyişi paradigmasal bir ölçütle, yani bir fikrin olgunlaşma süreci içinde ele almaya çağırdı. Aşağıdaki satırları yazarken o sohbetlerin bende bıraktığı iz üzerine kurulmuş bir düşünme denemesi ve bir yola başlama adımıydı.
Müslüman Devletlerin Sahadaki Olması Gereken Duruşu
Bir devletin mücadele sahasındaki gerçek gücü, yalnızca ordusunun büyüklüğü, füze menzili ya da istihbarat kabiliyetiyle ölçülemez. Devletlerin bir de ahlakî görünürlüğü, medeniyet iddiası ve temsil ettiği değerler vardır. Bu mesele, kendisini İslam medeniyetinin mirası içinde konumlandıran ülkeler için daha ağır bir sorumluluk doğurur. Çünkü “İslam” kelimesinin kökü zaten “selamet” ve “eman”dır; Hz. Peygamber bunu en veciz biçimde şöyle tarif etmiştir: “Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların emin (güvende) olduğu kimsedir.” (Buhârî, Îmân, 4-5)
Demek ki bir Müslüman devlet, mücadele sahasına yalnızca bayrağıyla değil, “eman” vermekle yükümlü bir kimlikle çıkar. Sorun tam burada başlıyor. Modern güvenlik paradigması, varlığımızı tehdidin varlığı üzerinden tanımlamaya zorluyor. Kendi “oluş”umuzu değil, düşmanın bize biçtiği kategoriyi (terörist, mülteci, jeopolitik kaynak) içselleştirdiğimiz an, ontolojik olarak tepkisel ve bağımlı bir konuma düşüyoruz. Oysa Kur’ân-ı Azîmüşşan’da, kimliğimizi düşmandan önce, doğrudan Rabbimizden alan bir çerçeveyle tarif eder: “Biz hakikaten insanoğlunu şerefli kıldık.” (İsrâ, 17/70)
Bu ayet, mücadele sahasındaki her davranışın aslında bir tefsir olduğunu söyler. Bu şerefi tasdik ederiz ya da davranışlarımızla yalanlarız.
İnsan Araç mı, Emanet mi?
Güvenlik paradigmasının ilk sorusu genelde “Tehdit nedir?” olur. Oysa önce sorulması gereken soru şu olmalıdır: İnsan nedir?
Modern güç siyasetinde insan; nüfus, asker, mülteci, hedef kitle ya da operasyonel unsurdur. İslam ontolojisinde ise insan, bundan önce mükerrem bir emanettir. Kur’ân-ı Azîmüşşan’da bu durum şöyle geçer: “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, ondan korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72)
Güç de, ordu da, istihbarat da bu emanetin bir parçasıdır. Söylemde insanı “eşref-i mahlûkat” kabul edip sahada onu sıradan bir stratejik maliyet kalemine indirgemek, ontolojik bir çelişkidir. Ve bu çelişkinin bedeli ahirete ertelenmiş değildir; Hz. Peygamber bunu açıkça uyarmıştır: “Zulümden sakının; çünkü zulüm, kıyamet gününde zulümatlar (karanlıklar) hâlinde tecelli edecektir.” (Müslim, Birr, 56)
Bir devletin güvenlik politikası, savunduğunu iddia ettiği insan anlayışını sahada yok ediyorsa, ortada yalnızca politik bir başarısızlık değil, varlık anlayışının krizi vardır.
Ahlak Felsefesi Açısından Araç-Amaç Problemi
Siyasetin kadim sorusu burada tam merkezî noktada ortaya çıkmaktadır. İyi bir amaç, kötü araçları meşru kılar mı?
Devletler tarih boyunca “beka”, “güvenlik” ya da “din” adına olağanüstü yöntemleri meşrulaştırmaya çalışmıştır. Fakat İslam ahlakı, gaye ile aracı asla aynı kefeye koymaz. Hz. Ebû Bekir’in Şam’a gönderdiği orduya verdiği talimat, bunun tarihe düşülmüş bir hükmüdür: “Kadınları, çocukları, yaşlıları öldürmeyin; ağaçları kesip yakmayın; hurma ağaçlarını kesmeyin; hayvanları gereksiz yere boğazlamayın; ibadethanelerine çekilmiş kimselere dokunmayın.”
Bu, bir “taktik nezaket” değil, ontolojik bir sınırdır. Nitekim Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “Kim bir ahit sahibini (zimmet ehlini) haksız yere öldürürse, cennetin kokusunu bile duyamaz.” (Buhârî, Cizye, 5)
Hile ile hikmet, tedbir ile zulüm, caydırıcılık ile vahşet birbirinden ayrılmalıdır. Aksi hâlde “düşman da bunu yapıyor” mantığı hâkim olur. Ancak bu mantık ahlakî değildir, çünkü ahlakın ölçüsü rakibin davranışı değildir. Kur’ân-ı Azîmüşşan’da: “Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa duyduğunuz kin, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adaletli olun, takvaya en yakın olan budur.” (Mâide, 5/8)
Bir Müslüman veyahut kendini İslam medeniyetinin temsilcisi iddiası içinde bulunanlar için asıl soru “Karşı taraf ne yapıyor?” değil, “Biz neyi yaparsak kendi adalet iddiamızı kaybederiz?” olmalıdır. Güçsüzün merhameti bazen mecburiyettir; güçlü iken ölçüyü korumak ise ahlaktır.
Temsiliyet Krizi
Devletler İslamî sembolleri kullanarak, liderler dinî referanslarla konuşabilir. Ancak siyasal temsil yalnızca söylemden ibaret olmadığı çok açık bir gerçektir. Bir medeniyet en çok kriz anındaki davranışıyla görünür olduğundan dolayı esire nasıl davranıldığı, muhalife ne yapıldığı, mültecinin nasıl karşılandığı, azınlığın hakkının korunup korunmadığı ekseninde değerlendirilir. Medeniyet iddiasının gerçek sınav alanı burasıdır. Hz. Ali’nin Mısır valisi Mâlik b. Eşter’e yazdığı ahitname, bu meselenin bir devlet felsefesi metni hâline getirilmiş şeklidir: “İnsanlara karşı kalbini merhametle, sevgiyle ve lütufla doldur. Onlara yırtıcı bir canavar gibi davranma… Çünkü onlar ya dinde kardeşindir ya da yaratılışta eşindir.”
Dolayısıyla İslam adına konuşmak ile İslam ahlakını temsil etmek aynı şey değildir. Hatta kimi zaman İslam adına en yüksek sesle konuşan aktörler, davranışlarıyla İslam’ın ahlakî temsil kapasitesine en büyük zararı verebilir. Buradaki sorun din değil, dinin siyasal meşruiyet aparatına indirgenmesidir. Bu yüzden mücadele sahasında Müslüman devletlerin karşı karşıya bulunduğu mesele yalnızca askerî üstünlük değil, ahlakî temsiliyet üstünlüğüdür.
Çelişki Üreten Güvenlik Politikası
Müslüman ülkelerin bazı güvenlik politikalarında ciddi bir mantıksal problem görülür. Bir yandan “adalet” denilirken diğer yandan yalnızca kendi tarafına adalet istenmesi; “uluslararası hukuk” savunulurken menfaat çatıştığında hukukun göz ardı edilmesi; “ümmet dayanışması” söylenirken başka bir Müslüman ülkeye karşı vekil unsurların kullanılması gibi bunlar basit politik tutarsızlıkların ötesinde mantıksal çelişkilerdir. Kur’ân-ı Azîmüşşan’da, bu tür bir tutarsızlığı sert bir dille kınar: “Ey iman edenler! Yapmayacağınız şeyi niçin söylersiniz? Yapmayacağınız şeyi söylemeniz, Allah katında büyük bir gazaba sebep olur.” (Saf, 61/2-3)
Bir yandan Batı’nın sömürgeci zihniyetiyle mücadele ederken, öbür yandan aynı güç mimarisine tam entegre olmayı “başarı” saymak da benzer bir çelişkidir. Söylem ile eylem arasındaki mesafe büyüdükçe stratejik güvenilirlik çöker. Muhataplar artık ne söylendiğine değil, tekrar eden davranış kalıplarına bakar. Ahlak, bu yüzden yalnızca vicdan meselesi değil, aynı zamanda stratejik güvenilirliğin temelidir.
Güvenlik Aklında Manevî Ruhun Söyleyeceği Şey
Maneviyat çoğu zaman siyasetin dışında, bireysel maneviyata ait sanılır. Oysa güç ve iktidar meselesine dair son derece keskin bir ikazı vardır. Hz. Peygamber, Tebük seferinden dönerken şöyle buyurmuştur: “Küçük cihattan büyük cihada döndük.”
Sorulduğunda “büyük cihad”ı, nefisle mücadele olarak açıklamıştır. Mevlânâ bu hakikati şöyle özetler: “Düşmanın en büyüğü kendi nefsindir; ona karşı savaş, en büyük savaştır.” İbn Atâullah el-İskenderî de Hikem’inde şu ilkeyi koyar: “Nefsini tanımayan, Rabbini de tanıyamaz.”
Bu ilkenin devlet işleyişindeki uygulaması önemli bir sonucu ortaya çıkarmaktadır. Devletlerin de bir tür kurumsal nefsi vardır. Kibirlenebilir, kendini dokunulmaz görebilir, eleştiriyi düşmanlık olarak okuyabilir. Manevî ahlak bize şunu söylemektedir burada: Kendini hesaba çekemeyen güç, sonunda kendisini kutsallaştırır. Şah Veliyyullah Dihlevî’nin Huccetullahi’l-Bâliğa’da işaret ettiği gibi, adalet ancak nefsin terbiye edildiği bir zeminde kök salar. Müslüman devlet sistemi burada kendine sormalıdır: Biz gerçekten adil miyiz, yoksa yalnızca güçlü olduğumuz için mi kendimizi haklı görüyoruz? Kendisini kontrol edemeyen devlet, düşmanını kontrol etse bile güvende değildir.
Müslüman Ülkelerin Yeni Bir Paradigmaya İhtiyacı Var!
Müslüman ülkeler açısından ihtiyaç duyulan şey romantik bir paradigmalar eksenindeki anlayış değildir. Devlet gerektiğinde caydırıcı olacak, istihbarat üretecek, sınırlarını koruyacaktır. Fakat bunu yaparken kendisini diğer güç siyasetlerinden ayıran bir ahlakî sınır mimarisi kurmak zorundadır:
Birincisi: Adalet güvenlikten ayrı düşünülemez. Adaletsizlik kısa vadede kontrol üretir, uzun vadede güvenlik tehdidi üretecektir. Nitekim Kur’ân-ı Azîmüşşan, adaleti takvaya en yakın ölçü sayar (Mâide, 5/8).
İkincisi: İnsan haysiyeti, stratejik maliyet hesabının üzerinde tutulmalıdır. Çünkü insan bir emanettir (Ahzâb, 33/72).
Üçüncüsü: Gücün meşruiyeti denetlenebilirliğinden gelmelidir. Hz. Ömer’in halka açık hesap verme geleneği, bu ilkenin tarihî örneğidir.
Dördüncüsü: Devlet aklı ile devlet nefsi birbirinden ayrılmalıdır. Her geri adım zillet, her çatışma cesaret, her operasyon zafer değildir. Bazen devlet aklı, nefsin istediğini yapmamaktır.
Beşincisi: Araç ile amaç arasında ahlakî bütünlük bulunmalıdır. Adalet için zulüm, güvenlik için hukuksuzluk üretilemez. Çünkü araç zamanla amacı dönüştürür.
En Büyük Soru: Zafer Nedir?
Belki de en temel mesele zafer kavramının yeniden düşünülmesidir. Bir şehri ele geçirmek, bir örgütü dağıtmak zafer sayılabilir. Fakat daha büyük soru şuradadır: Bütün bunların sonunda nasıl bir insan, nasıl bir toplum, nasıl bir devlet ortaya çıkmıştır?
Eğer savaş sonunda toprak korunmuş fakat hukuk yıkılmış ise, düşman yenilmiş fakat merhamet kaybolmuşsa, bayrak yükselmiş fakat ahlak küçülmüşse Kur’ân-ı Azîmüşşan bunun adını çoktan koymuştur: “Yeryüzünde bozgunculuk çıkarmayın; Allah bozguncuları sevmez.” (Kasas, 28/77)
Hz. Ömer’in, Nil kıyısında bir Kıptî’yi haksız yere kırbaçlayan valisinin oğluna söylettiği o tarihî cümle, hâlâ kulaklarımızda çınlamalıdır: “Ne zamandan beri insanları köle yaptınız, oysa anaları onları hür doğurdu?”
Güç rakibini mağlup edebilir, medeniyet ahlakı ise rakibiyle mücadele ederken dahi kendisini kaybetmemeyi başarır. Müslüman dünyanın bugün ihtiyaç duyduğu şey yalnızca daha güçlü ordular değil, gücün hangi ahlak adına kullanılacağı konusunda yeniden bir bilinç inşa etmektir. Çünkü mücadele meydanlarında yalnız ordular sınanmaz; ahlaklar, medeniyetler ve iddialar da sınanır.
Ertürk ERYILMAZ
Etiketler: adalet ve güç » ahlak sorunu » ahlaki meşruiyet » araç amaç ilişkisi » Ertürk ERYILMAZ » Ertürk Eryılmaz » güvenlik politikası » insan emaneti » İslam medeniyeti » manevi ahlak » mücadele sahası » Müslüman ülkeler » siyasal temsil » stratejik güvenilirlik » temsil krizi » ümmet dayanışması » zafer kavramıYorum yapabilmek için Giriş yapın.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
04 Eylül 2026 Dünya, Eğitim, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Tarih, Tüm Manşetler
02 Eylül 2026 Din ve Yaşam, Eğitim, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Siyaset, Tüm Manşetler
02 Eylül 2026 Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Tarih, Tüm Manşetler
01 Eylül 2026 Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Spor, Tüm Manşetler