Son Dakika


AVRUPA’DA ARDA TURAN FIRTINASI: ŞAMPİYONLUK VE KUPA YAKIN!
DÜNYA NEREYE DOĞRU GİDİYOR?
DİKKAT: BU BİR TESADÜF OLAMAZ! 1726 Deschauffour Skandalı ve Kapıdaki 3. Dünya Savaşı!
Rıza Kayaalp Tarih Yazdı: 13. Kez Avrupa Şampiyonu!
Japonya’da 7.4 Büyüklüğünde Şiddetli Deprem: Tsunami Alarmı Verildi
Pergelin Sabit Ayağı Antalya’da Kaydedilenler ve Çağın Eşiğinde Türkiye
Gözünüzü açın. Savaş çoktan başladı ve siz farkında değilsiniz.
Tarih boyunca imparatorluklar toprak işgal etti; coğrafyaları yeniden çizdi, sınırları değiştirdi ve kaynakları kontrol altına aldı. Ancak bugün içinde bulunduğumuz çağda emperyalizm biçim değiştirmiştir. Artık hedef toprak değil, veridir. İnsanların dijital ayak izleri, korkuları, öfkeleri, tercihleri ve hatta bilinçaltı eğilimleri bu yeni sistemin hammaddesidir. Bu yeni düzenin adı siber emperyalizmdir. Ve bu imparatorluğun askerleri tanklar değil, algoritmalardır. Peki bu algoritmalar kimin elinde, hangi yapıların hizmetinde çalışıyor?
İşte tam bu noktada, görünmeyen savaşın sahadaki en somut aktörleri devreye girer: küresel istihbarat teşkilatları. Algoritmalar yalnızca veri toplamaz; bu veriyi işleyen, anlamlandıran ve stratejik güce dönüştüren yapılar vardır. Bu yapılar içinde en dikkat çekici örneklerden biri, Amerika Birleşik Devletleri’nin küresel gözetim kapasitesini temsil eden NSA’dır.
NSA’nın Kirli Sırrı
Geçtiğimiz yıllarda ortaya çıkan belgeler, Amerika Ulusal Güvenlik Teşkilatı’nın (NSA) sadece düşmanlarını değil, en yakın müttefiklerini de dinlediğini gösterdi. Almanya Başbakanı Merkel’in telefonu dinlendi; müttefik istihbarat teşkilatları birbirinin peşine düştü. Peki neden? Çünkü yeni imparatorluğun mantığı basit: “Bugün müttefik olan, yarın ticaret anlaşması yapıp düşmanla el sıkışabilir. O halde herkes dinlenecek”
James Petras’ın İmparatorluk Politikası çalışmasında belirttiği gibi, bu sistem bir paranoya makinesidir. Herkesin herkesin casusu olabileceği korkusuyla devletler, kendi vatandaşlarını bile izlemekten çekinmez oldu. “Teröre Karşı Küresel Savaş” bahanesiyle kurulan bu küresel polis devleti; artık sıradan insanın mesajlaşmalarından arama kayıtlarına kadar her şeyi arşivliyor. Ve biz buna “güvenlik” diyoruz. Oysa bu, güvenliğin değil, teslimiyetin adıdır.
Neden Kimseye Güvenemiyoruz?
Son yıllarda toplum olarak garip bir süreçten geçiyoruz. Medyaya, siyasilere, hatta bilim insanlarına olan güven eriyor. Bunun sebebi sadece ekonomik krizler veya siyasi kutuplaşma değil; bunun adı siber sosyolojidir. Yani dijital çağın toplum üzerindeki sessiz ve sinsi etkisi.
Epstein dosyası bu açıdan tam bir dönüm noktasıdır. Jeffrey Epstein’ın küresel elitlerle kurduğu ağ, sadece bir skandal değil; bir epistemik kırılmadır. Yani “bilgiye olan güvenin çöküşüdür” Mahkeme kayıtları gizlendi, sonra sızdırıldı; bazı isimler sansürlendi, bazıları ifşa edildi. İnsanlar “Acaba bize söylenen her şey yalan mı? Kimler bu işe ortak?” diye sormaya başladı.
İşte siber sosyoloji tam olarak bunu inceler: Dijital ortamda bir yalan, doğruyla aynı hızda yayılır; hatta çoğu zaman doğruyu geçer. Çünkü algoritmalar sizi kışkırtan, öfkelendiren ve korkutan içeriği daha çok gösterir. Sakin, rasyonel ve doğru olan içerik ise kaybolup gider. Bu sistem; toplumları parçalanmış, öfkeli ve yönetilebilir kılmak için mükemmel bir araçtır.
İlk Tam Spektrumlu Dijital Savaş
Ukrayna’da olan biteni izlediniz mi? Tanklar geçti, şehirler yıkıldı, binlerce insan öldü. Ama savaşın görünmeyen yüzü çok daha çarpıcıydı. Rusya, savaşın ilk günlerinde Ukrayna’nın enerji şebekesini, bankalarını ve hükümet ağlarını çökertmeye çalıştı ancak başaramadı. Çünkü Ukrayna; ABD ve Avrupa’nın siber desteğini aldı. Fakat asıl kritik silah yapay zekâydı:
* Ukrayna, yapay zekâ destekli hedef tespit sistemleriyle Rus tanklarının hareketini anlık analiz etti.
* Deepfake videolar yayımlandı: Zelenskiy’nin teslim olduğuna dair sahte bir video, savaşın ilk günlerinde milyonlarca kişiye ulaştı. Kısa sürede ifşa edildi ama algı çoktan yönetilmişti.
* Bot orduları, sosyal medyada hem Rusya hem de Ukrayna lehine kampanyalar yürüttü. Hangisinin gerçek, hangisinin sahte olduğunu anlamak neredeyse imkânsızdı.
Bu savaş, geleceğin savaşlarının provasıydı. Sonuç ise şu: Artık savaş kazanmak için sadece cephede varlık göstermek yeterli değil, ekranlarda da zafer kazanmak gerekiyor.
Stuxnet’ten Otonom İHA’lara
Bölgemizdeki yüksek gerilim hattına göz gezdirelim. İlk olarak İran’a bakalım; yıllardır nükleer programını ilerletmeye çalışıyor. Ancak 2010 yılında garip bir şey oldu: Santrifüjler durdu ve patladı. Kimse ne olduğunu anlamadı ancak sonra gerçek ortaya çıktı: Stuxnet adlı bir virüs, fiziksel olarak İran’ın nükleer tesislerini imha etmişti. Bir yazılım, bir ülkenin en kritik altyapısını çökertmişti. Bu, siber savaşın geldiği noktanın en net kanıtıdır.
Bugün ise işler daha da ileri gitmiş durumda. İsrail, Gazze’de “Habsora” adlı yapay zekâ sistemini kullanıyor. Bu sistem binlerce veri noktasını analiz edip “bu evde militan var” kararını veriyor ve ardından dronlar havalanıyor. Peki ya yapay zekâ yanlış karar verirse? O zaman bir evdeki masum aile, bir algoritmanın hatası yüzünden yok oluyor. Kimse bunun hesabını sorabiliyor mu? Soramıyor.
ABD-İsrail hattı, İran’a yönelik siber saldırılarını artırarak sürdürüyor. Petrol tankerleri, limanlar, nükleer tesisler… Hepsi siber saldırıların hedefinde. Ve tüm bunlar olurken klasik anlamda bir savaş ilanı yok. Kimse “vurduk, kırdık” diye basın açıklaması yapmıyor; sadece işler bozuluyor, sistemler çöküyor ve insanlar ölüyor.
Yapay Zekâ: En Büyük Tehdit mi, En Büyük Fırsat mı?
Yapay zekâ, bugün geldiğimiz noktada iki ucu keskin bir kılıçtır. Bir yandan doğru kullanıldığında istihbaratı hızlandırır, hedef tespitini kolaylaştırır ve siber savunmayı güçlendirir. Öte yandan kötü niyetli ellerde kitleleri manipüle etmenin, seçimleri çalmanın ve savaşları başlatmanın en ucuz, en etkili aracıdır.
Düşünün: Bir deepfake videosu iki komşu ülkeyi savaşa sürükleyebilir, bir bot ordusu bir seçimin sonucunu değiştirebilir veya bir yapay zekâ hatası yanlış bir hedefi vurdurarak bölgesel bir yangını başlatabilir. Tüm bunlar olurken “Benim ne suçum var?” diyen bir algoritma olacak ve kimse sorumlu tutulamayacak. İşte bu “sorumluluk boşluğu”, yapay zekâ çağının en büyük hukuki ve etik problemidir.
Türkiye Ne Yapmalı? Devlet Aklının Reçetesi
Peki, Türkiye bu tabloda nerede duruyor ve ne yapmalı? Türkiye, jeopolitik konumu gereği bu yeni savaşın tam ortasında. Doğusunda İran, kuzeyinde Rusya, batısında ABD ve Avrupa, güneyinde ise Orta Doğu’nun kaosu var. Bu coğrafyada “beni ilgilendirmez” deme lüksümüz yok.
1. Milli Siber Güvenlik Doktrini: Türkiye, doktrinini acilen güncellemelidir. Sadece savunma değil, caydırıcılık esaslı bir siber güç olmalıyız. Bir saldırıya uğradığımızda şikayet eden değil, “karşılık verdik ve misliyle ödettik” diyebilen bir konumda olmalıyız.
2. Kritik Altyapı Güvenliği: Enerji, finans, ulaştırma ve iletişim gibi kritik altyapılar tam savunma durumuna geçirilmelidir. Bu sistemler en acil şekilde yerli ve milli yazılımlarla korunmalı, dışa bağımlılık asgariye indirilmelidir.
3. Dijital Okuryazarlık: Toplumun dijital okuryazarlığı artırılmalıdır. Bir deepfake içeriği gerçekten ayırt edemeyen veya bir bot hesabı tanıyamayan vatandaş manipülasyona açıktır. Bu bir milli güvenlik meselesidir; okullarda dijital okuryazarlık dersleri zorunlu hale getirilmelidir.
4. Milli Yapay Zekâ Modelleri: Kendi modellerimizi geliştirmeliyiz. Başkalarının algoritmalarıyla yönetilen bir ülke tam bağımsız olamaz. TÜBİTAK, ASELSAN ve HAVELSAN gibi kurumlarımız bu alanda öncü olmalıdır.
5. Dezenformasyonla Mücadele: Mükanizmalar sadece sansür üzerine kurulmamalıdır. Doğru bilgiye erişimi kolaylaştıran, şeffaf bir sistem kurulmalıdır. Milli yapay zekâ tespit algoritmaları geliştirilerek; bilgi tarama, teyit ve eylem üçlemesiyle çalışılmalıdır.
Ya Oynarsın Ya Oynanırsın
Bu yeni dünyada üçüncü bir seçenek yok: Ya siz bu oyunun kurallarını öğrenip bir aktör olursunuz ya da başkalarının algoritmalarının oyuncağı olursunuz.
Siber emperyalizm siz farkında değilken sizi sömürüyor, yapay zekâ sizi yönetiyor, deepfake’ler algınızı çalıyor. Eğer devlet aklı hâlâ sadece “fiziksel sınırlar” ve “konvansiyonel tehditler” üzerinden düşünüyorsa, o devlet çoktan kaybetmiştir. Kazandığını sanır ama aslında sadece teslim olma sürecini yaşar.
Uyanın. Savaş çoktan başladı. Ve bu savaşta en büyük silah, farkında olmaktır.
Ertürk ERYILMAZ
Etiketler: deepfake ve dezenformasyon » dijital algı yönetimi » dijital okuryazarlık » dijital sömürgecilik » ERTÜRK ERYILMAZ » Ertürk Eryılmaz » kritik altyapı güvenliği » nsa izleme faaliyetleri » otonom silah sistemleri » siber emperyalizm » siber savaş stratejileri » Siber Sosyoloji » stuxnet virüsü » türkiye siber güvenlik doktrini » veri güvenliği ve istihbarat » yapay zeka tehditleri » yerli ve milli yazılımYorum yapabilmek için Giriş yapın.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
29 Nisan 2026 Din ve Yaşam, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Din ve Yaşam, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Sivil Toplum, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Spor, Tüm Manşetler
28 Nisan 2026 Bilim ve Teknoloji, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Tüm Manşetler