Son Dakika


Filenin Sultanları Tarih Yazdı: Milletler Ligi’nde ŞAMPİYON TÜRKİYE
Yeni Nesil Savaş Stratejisi
Filenin Sultanları Adını Finale Yazdırdı: Çin’i Set Vermeden Geçen Türkiye, Brezilya’nın Rakibi Oldu!
Batı Şeria’da Meşru Direniş: İşgalci Baskınına Karşı Halk Onurunu Savundu
Siyah-Beyazlılar Avrupa’ya Avantajla Başladı: Beşiktaş 1-0 Midtjylland
Başakşehir Rövanş İçin Umutlu: Inter Turku Engeli İstanbul’da Aşılamadı
İnsan çok yaşayınca mı, yoksa çok okuyup araştırma yapınca mı daha fazla bilgi ediniyor; artık siz karar verin. 1975 yılında ilk kez gittiğim Ülkü Ocaklarında bize anlatılan dersler ile 1978 yılındaki ders ve söylemlerin (Bu yıl Ankara’da Ülkü Ocakları Genel Merkezi ilk kez Nizam-ı Alem dergisini çıkardı) farklı olmasına bir türlü aklım ermedi. Bizim Türkçü hareketimiz, sonradan bugünkü siyasal İslamcıların söylemlerine çok yakın hale geldi. Bunu askeri cezaevi hayatımda da yakinen gözlemledim. Hatta bir dönem şöyle bir tespitim vardı: 12 Eylül sonrası oluşan iklim, birçok arkadaşımızı tarikatlara yöneltmiştir. Bir kısmı da FETÖ’nün bölge ve şehir imamları olacak kadar içlerine girmişti.
İki gün önce, 1961 baskısı olan “Türk Dili” kitabını okurken karşıma ideolojik bir yol ayrımı çıktı: Ziya Gökalp ve Yusuf Akçura anlaşmazlığının ağırlık merkezi.
Yusuf Akçura, Rusya Türklerini Osmanlı Türklerinden üstün görmüş ve bu sebepten dolayı Rusya’daki Türklerin; Osmanlı Türklerine idari ve dil konularında önderlik yapması gerektiğini söylemiş. Çünkü Akçura’ya göre; Rusya Türkleri hem daha zengindir hem dil konusunda öz Türkçe’ye daha hâkimdir hem de Osmanlı Türklerinin uyanmasını onlar sağlamıştır. Akçura, “Biz medeniyette de Osmanlı Türklerinden üstünüz” der. İlk yol ayrımı “Turan” fikrinden çıkar (ilk hayal dünyası), sonra dil fikriyle devam eder. 1912 ve 1913 yıllarında Türk Yurdu dergisinin “Genç Kalemler” köşesinde Gökalp şöyle cevap veriyor:
“Turan fikri mutlaka tarih şuuruna dayanmalıdır, coğrafi şartlara değil.”
Hatta bir adım daha ileri gider; “Türkiye” ve “Türkistan” tabirleri yerine, konuyu mefkureleştirerek Turan’ı, “Büyük ve Müebbet bir Ülke” olarak idealize eder. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” başlıklı ana tezinde bu mefkureyi ne bir coğrafyaya mal ediyor ne de o coğrafyaya hapsediyor. Milliyet mefkuresinin tarihi idealizmle ayarlanması gerektiğini söylüyor.
Burada bir detay daha ekler: “Bir milletin ananeleri (gelenekleri) ruhunu, kaideleri ise bedenini teşkil eder.” Birincisi hayatın manalarını, ikincisi ise lafızlarını (sözlerini) gösterir. Gökalp, “Bizim burada kaidecilik yapmadan ananeye doğru gitmemiz gerekiyor” der. Çünkü anane gelişmeye ve tekâmüle (olgunlaşmaya) açık bir durumdur; kaide ise adı üstünde kuraldır ve bir nevi esareti anlatır.
Ananeyi de mekanik sürekliliğe hapsetmiş olan darlıktan kurtarmak üzere “Örf” mefhumuna başvurmuştur. (Buraya kadar önemine binaen detay yazdım, bundan sonrası çok daha önemli.)
“Örf” tabirinin marifet, bilgi ve irfan manalarını barındıran kökü dikkate alınmalıdır. O bakımdan dil meselesi sadece gelenek, hele ki görenek veya formalizm ölçüsüyle halledilemez. Dil meselesi bir şuur müessesesidir. Bu mertebede ilmin nazari fonksiyonu (mücerret akıl), felsefi yani en kapsayıcı kavrayışa yönelir. Felsefi kavrayışın bir hususiyeti de yalnız ilimlerin değil, bütün kültür unsurlarının toplayıcı mefhumu olmasıdır. Böylece akıl; felsefi kavrayış seviyesinde, irfan mertebesinin toplumsal karşılığı ile ilgilenme noktasındadır. İrfanın içtimai (toplumsal) muadili, yani “içtimai akıl” demek olan Örf’tür. Şu halde dil davasında ilmin temsil ettiği mücerret ve nazari aklın, örf ile örtüşen içtimai akıl ile ayarlanması şarttır. Örf, yaşanan değerlerin şuuru olması bakımından içtimai vicdanın mümessilidir (temsilcisidir).
Gökalp kısaca diyor ki: Akıl, bilim ve felsefe temeline dayanmayan hiçbir mefkure hayata geçirilemez. Atatürk bu ülkeyi; bu üç temel üzerine, milletin yüksek feraseti, örfü ve ananeleri ile inşa etti.
Biz Ülkücüler, uzun bir süre Türkçü ve ilim temelli giderken bir anda “Nizam-ı Alemci”, “Kızıl Elmacı” oluverdik. Aklın terki ile artık hayal ve rüyalarda kendimizi ashabın yerine koyduk, ecdadın yerine koyduk. Bir de baktık ki; kitapların yerine kendimizi şeyhlerin, hocaların karşısında emir bekleyen ve yanlış işler yapanlar olarak bulduk. Ne adına? Din adına, devlet adına… Sonra da FETÖ gibi meczup, zavallı ve hainler çıktı…
Oysaki mefkureyi; toplumsal bünyedeki potansiyel enerjinin akıl ve gönül dayanışmasına tercüman olan bir kavrayış ve davranış bütünlüğü olarak görseydik, muhtemelen bugünkü iktidara gelenler bu makamları rüyalarında bile göremezlerdi.
Dil ile kurulan bir rüya ve yok edilen bir gençlik…
Oysaki toplumsal inkılaplar iki yoldan başarılır: Ya dâhilerin yahut ilim adamlarının önderliğinde… Bunlardan hiçbiri olmazsa, bu hareket ihtilal seviyesini aşamaz; bozma ve devirme ile kalır. Dil inkılabı ise fertlere ait bir şuurun ve millete ait ortak şuurun neticesidir. Atatürk ve arkadaşları; Türk milleti ile aynı dili konuştuğu ve aynı ideale yürüdüğü için başarılı olmuştur. Bugünkü sözde milliyetçiler, dinciler ve solcular bunu hâlen anlamadılar.
Necati YÜZÜAK
Etiketler: 12 Eylül Sonrası » Atatürk İlkeleri » Dilin Önemi » Felsefi Kavrayış » İçtimai Akıl » İrfan » Kültür Değişimi » Mefkure » Milli Şuur » Milliyetçilik » Nizam-ı Alem » Örf ve Anane » Siyasal İslam Eleştirisi » Toplumsal İnkılap » Turan İdeali » Türk Dili » Türkçülük » Ülkücü Hareket » Yusuf Akçura » Ziya GökalpYorum yapabilmek için Giriş yapın.
İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI
26 Temmuz 2026 Din ve Yaşam, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Sivil Toplum, Teknoloji, Tüm Manşetler
26 Temmuz 2026 Din ve Yaşam, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Sivil Toplum, Tüm Manşetler
26 Temmuz 2026 Bilim ve Teknoloji, Dünya, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Siyaset, Teknoloji, Tüm Manşetler
26 Temmuz 2026 Eğitim, Genel, Gündem, Köşe Yazıları, Kültür Sanat, Tüm Manşetler