logo

reklam

Yıpranmışlığın Yolcusuna

Yıpranmışlığın Yolcusuna

İnsanlar çoğalıyor. Kalabalık sarıyor bedenimi. Duyduğum şarkı insanların ses kirliliği karşısında boğuklaşıyor. Şarkının sesini açıyor mağazadaki adam. Ancak hiçbir ses bastıramıyor insanların konuştuklarını. Yürürken ne cebimdeki bozuk paraların sesini ne de çantamın ucuna taktığım anahtarlığın sesini duyuyorum. Yorgunluğumu görecek bir kişi bile yok. Bu kalabalığın arasında gözlerime hücum eden uykum, kaçıyor. Midem acıktığına dair sinyal veriyor. Avazım çıktığı kadar bağırsam veya kendimi yere atsam ve biri üstüme basarak bedenimi çiğnese, insanların kendi derdinden başka dertleri dinleyecek sabırları olmadığı için gözle görülse dahi önemsenmeyecek olan ölüm koku yapmadığı sürece rahatsızlık da vermez diye geçiriyorum aklımdan.

Bu diyarlar unutulmamam için dağlarına kazıdıkları yazıları vücudumdan bir dövme misali siliyor. Ağıtlar yakıyorum, bir çilekeşin feryadına destek oluyor sesim. Susuyorum kendini üstün sayan insanların büyük burunları karşısında.

Ben bu dünyaya bir öğrenci, bir sevgili, bir kadın, bir kız, bir oyuncu, bir yazar, bir çizer olarak gelmedim. Ben bu dünyaya sarı renk, yeşil çiçek, mavi benek, kırmızı his, farklı bakış olarak geldim.

Dereler, nehirler, denizler…

Annem ölmeden önce gözlerimin renginin mavi olduğunu sanırdı. Ellerim pamuk gibi yumuşak, yanaklarımın da bir boya batırılmışta öyle pembeleşmiş olduğunu söyleyip, gördüklerimin doğru olduğunu sanıp yaşamıştı yaşayacaklarını.

Annem, babamın bizi yalnız bırakıp gittiği günden sonra kafasını kemiren kuşkulara izin vermiş onu sarıp sarmalamalarına karşı çıkmamıştı. Böylece doktorların bilimsel konuşmaları karşısında onun deli olduğunu duymam, benim için şaşkınlık ifade etmiyordu.

Karamsarlığı bırakıp, annemin zamanla zayıflayıp eriyen bedenine, bakıcılık yaptım. Onun o saf düşünceleri öldüğü gün toprağa karışıp yok olup gitti. Duyduğum en acı ses, o gün benim sesimdi. Yıkılmıştım. Kafamı dağıtacak, mağazaları gezecek değildim. Ancak mahallemizdeki insanların diretmeleri üzerine, sırf gönülleri olsun diye, Eminönü’nde kulaklarımı dolduran fakat düşüncelerimi dağıtamayan mağazaların kapılarına selam veriyor geri, ileri, dönüp, dolaşıp duruyordum. Kimse burada acımı bilmiyor, üstüne lokantaya gidip ayran içiyordu.                    

Gözlerim annemin baktığı gibi mavi değildi. Koyu kahverengiydi. Yanaklarım al al değil, soluk bir renkteydi. Cildim ise pamuk kadar yumuşak değil, sert ve duygusuzdu. Annemin dilediği gibi güzel olmak isterdim. Annemin şu an yanımda olmasını isterdim. Ağlıyordum. Sahi ben kaçıncı asrın, annesine ağlayan kızıydım. Peki, ahıma bir nebze olsa da kattığım benliğim, farkında mıydı avare kalbimin çaresizliğinden? Dinmeyen gözyaşım boşa akmasın diye, solan çiçeklere savurdum yağmurlarımı. Sorarlarsa ben yirmi birinci asrın çocuklarından, yalnız başına annesi için ağlayan, duygusuz insanların yaşadığı devrin halkındandım. Sorarlarsa ben kalbinin çaresizliğinden yollara düşmüş bir çıraktım. Ama yürümeye dahi mecali kalmamış bu insanlara sokak ortasında “beni anlıyor musunuz?” diye bağırmak hobilerim arasında almayacağım bir durumdu. Onlar benliğini kaybetmiş, hayattan bi haber, cahil kimselerdi. Acımalarına istediğim toprağa karşılık ben onlara acıyordum. Savurdukları kahkahalara karşılık, içip içip ağladıkları sevgililerine karşılık, mağazadan eli boş çıkan kızın hırçınlığına karşılık, somurtan zenginlerin bunamış akıllarına karşılık, anneme ağlamayı kesip gözyaşlarımı milletimin haline armağan ediyordum. Daha kötüsü de varmış meğer. Ölümün yaşattıklarının ağırlığını bastırıp, yerine gövdesini koymuş sorumsuz davranışlar varmış. Aslında annem bu dünyayı mutlu bir şekilde terk edip giderken, babamın yaşadığı hayat zindandan farksızmış. Gözlerimin içine dolan hüznü elimin tersiyle silerken hayalini kurduğum sokaklar, çiçeklerle bezeli değil de insanların ağzından çıkan küfürlerle doluydu. Yer yer tabanı kalkmış somurtkan asfalt, üstündeki sigara izmaritiyle hiç de mutlu durmuyordu. Babam da böyledir değil mi? üzerinde benim ve annemin hatıralarını taşıyordur değil mi?

Zamansız gelip geçen bu rüzgâr, çarpa çarpa savuruyor kırılgan bedenleri. Annem olsa rüzgâra fısıldar, onunla konuşur, bazen ağlar sorunca da “gözüme rüzgâr kaçtı” deyip başını dizlerime koyardı. Ben de uyumasına müsaade ederdim.        

Şimdi sonsuzluğa kapanan gözleri açılmayacak diye kederliyim. Ama gittiği yerde ne babam, ne de bu yollara düşmüş biçare insanlarla karşılaşacak. Belki de gözlerini hayata kapayışının sebebi budur. Anneciğim! Uykuna, sonsuzluğu boyadığın göz kapaklarına özeniyorum. Yanlış anlama niyetim intihar değil. Sanki sen oradasın diye orası daha güzelmiş gibi…

Ve ben anne…

Yaşadığım süre boyunca tattığım iyilikleri sende buldum. Şimdi kötülükleri tatmaya gidiyorum. Her şeye rağmen, belki de sonlu bir rüyada yine sonlu bir sonbahar gecesi İskandinav ülkelerinden birinde buluşuruz. Peki, anneciğim işte o zaman yanına gelirken o en sevdiğin rüzgârı da getirmemi ister misin?

Zeynep Şule Ayrılmak

Etiketler: » » » » » » » »
Share
1772 Kez Görüntülendi.

Yorum yapabilmek için Giriş yapın.

hasbahcegazetesi.com page title ... ... ... ... ... ...